• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/press534
  • https://twitter.com/press534
.
Başlıksız Belge



Kızılay Web Banner 100X100

ziy deftr.









Kızılay Web Banner 120X600

 

Takvim
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar7.52927.5593
Euro8.92328.9590
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi2
Bugün Toplam16
Toplam Ziyaret301536
RADYO53
Site Haritası
SİGARA
  : Hayal değil hakikat   :  Radyo53 yayında    : Görüntülü reklam yapılır    : Taşpınar köyü videolarını seyret   : Düğün videolarını seyret     Teyterle üzüm toplamak mazide kaldı
      



                                                             EVDE KAL HAYATTA KAL

                                                 
                                                                 





MOLLAAHMETOĞULLARI SOY AĞACI TIKLA




HAYAL DEĞİL HAKİKAT
Rize Adacami okulu başöğretmeni Hüseyin TAŞPINAR.
Molla Ahmet oğlu Hüseyin Efendi1883-1978
Hüseyin Hüsnü TAŞPINAR (Muallim Hüseyin Efendi)
1883 yılında Rize'de Taşpınar(çoncik) köyünde doğdu..Ahmet oğlu Hacı Mehmet Efendinin 
oğludur.Tahsilini aralıklı olarak (lise)mezunu olarak 1914 yılında tamamlamıştır. O yıllarda başlayan 1. Dünya savaşıyla Askere çağırılmıştır.Yedek subay olarak harbiye 
nezaretinin emri ile harp okuluna istenmiştir. 6/8/1914 günü harp okuluna müracaat edip 1640 okul numarası ile kayıt olup Askerliğe başlamıştır.Dört ay yirmi gün eğitimden sonra savaşta görev almak için çıktığı  yolu değişik vasıtalarla veya yaya olarak kar güneş derken 60 gün sonra Erzurum'a ulaşmış,Narman kasabasının Nihah köyündeki Alay komutanlığına giderek bölük kumandanlığı görevi emrini almıştır. 
     Savaş sırasında büyük başarılar kazandığı sıralarda Rus askerlerinin makineli tüfekle çapraz ateşe düşüp üç kurşun yarası almış.O an bulunduğu yer uçurum olduğu için yaralı olarak uçurumdan yuvarlanarak karlar içinde 
dereye düşmüştür.Orda bir gün yaralı olarak hayatta kalma mücadelesi vererek ölümü beklerken Rus askerleri tarafından esir alınmıştır.Sibirya nın Krasnoyars şehrinde esir kampında iyi kötü günler geçirerek 6 sene 
kalmıştır. 6 ekim 1921 serbest bırakılarak Rize ye dönmüştür.
     1922 yılında ilk öğretmenliğine Güneysu da başladı.Burada bir dönem eğitmenlik yaptıktan 
sonra Merkez Adacami Köyü Baş öğretmenliğine atanarak hayatına devam etmiştir . 
       1923 senesinde Adacami ilk öğretim okulunda  eğitmenliğini südürmekte iken adacami okulundan evinin bulunduğu şimdiki ismiyle Taşpınar köyü(çoncik)  e yaya olarak gidip gelirmiş.O zamanın şartlarındaki yollarda 
patika durumundaydı.Bu vaziyette eğitmenliğini 1953 tarihine kadar sürdürerek emekli olmuştur.Yetiştirdiği talebelerden yüksek makamlara gelen kişilerin isimleri :  

Mehmet Ali Güven (Çocuk doktoru)
Sabri bey  (Doktor)
Mustafa Kart ( Doktor)
Hüseyin Kart ( Doktor)



 



RİZE TAŞPINAR KÖYÜNÜ BEĞENDİLER


                                                                                   10 Eylül 2012

HAYAL DEĞİL HAKİKAT D.1883-Ö.1978

                     Ö N S Ö Z

Bütün insanlar bir maziye sahip oldukları gibi benimde birçok olay ve maceralarla karşılaştığım muhakkaktır. Hayatımı dört bölüme ayırabilirim. 1-Çocukluk devresi: En mesut devre olduğu vakit geçtikçe anlaşılıyor. 2-Talebelik hayatı: Bu ise devamlı olmayıp aralıklı İstanbul’da bulunuşum geçen hayattan bir zevk ve ilerleme elde edemediğimden öyle geçti. 3-Askerlik: Askerlik hayatım birçok maceralara sahne olduğundan naçiz kalemimle özetini yazmaya başladıysam bu eser bir roman olmayıp hakikat olduğunu bildiririm. 4-Gelecekte neler olacağını bilemem ve bir şeyde söyleyemem.

6 EKİM 1921 TAŞPINAR Köyünden Mehmet oğlu, Hüseyin TAŞPINAR

 

      R İ Z E ASKERLİK HAYATIM:

  Rize ada cami okulu başöğretmeni Hüseyin TAŞPINAR. 1 Ağustos 1914 başlar ve 6 Ekim 1921 de sona erer. Avrupa’da başlayan İngiliz ve Alman sanayi rekabet gerginliği iki tarafın birbirlerine rekabetini ufak bir kıvılcımı bile ateşleyebilirdi. Öyle olacağını önceden düşünerek kendilerine uygun buldukları Devletlerden taraf alarak muazzam kuvvetler oluşturdular. Almanya, Avusturya, Macaristan ve İtalya birleşerek ittifak kurdular. İngiltere, Fransa ve Rusya birleşerek itilafı kuvvet dengesi kurmuş oldular. Küçük bir kıvılcım bütün dünyayı ateşe verecek durum arz ediyordu. O sırada Avusturya veli ahtı, Bosna’da seyahate çıkmış ve bir Sırplı tarafından öldürülmesiyle bütün devletler birbirleriyle savaşa başlamış oldular. Avusturya veli ahtı öldürülmesiyle Avusturya derhal Sibirya’ya saldırdı. Savaş ilanı vermeden ordularını harekete geçirdi. Ruslar Sırpları korumak için harekete geçti, buna karşı Almanlar Avusturya’yı korudu derken birinci cihan savaşı başlamış oldu. İngilizler ve Fransızlar işe karışarak kanlı ve çok canlı savaşlar başladı. Bu durum karşısında Osmanlı devleti kendini koruma ve bir karşı saldırıda zor duruma düşmemek için (20–45)yaştaki gençleri Askere çağırarak seferberlik ilan edilmiş oldu. Herkesin en yakın askerlik şubesine müracaatı emredildi. Emir alınır alınmaz herkes eşyalarını torbalarına doldurup Askerlik şubelerine koştu. Millette bir canlılık ve vatan aşkı, adeta birbirleriyle yarış edercesine şubelere hücum ediyorlardı. Şubelerde eğlenmek, gülmek herkesi aşk’a getiriyordu. Düğüne giderken böyle hazırlıklar ve eğlenceler tertip edilirdi.

YEDEK SUBAY KURSU: O günlerde bende İstanbul’da bulunuyordum. Bizim gibilerin yedek subay olacakları harbiye nezaretinde ilan edildi ve harbiye mektebine müracaatımız bildirildi. Bende 6 Ağustos 1914 günü Harbiye mektebine müracaat ettim ve 1640 numara ile kayıt oldum. Ramazan’ın 17.günü idi oruç tutuyordum. Talim ve terbiyeye başladık fakat elbiselerimiz sivil olduğu için hiçte askerliğe uymuyordu. Aşağı yukarı koşup duruyorduk ve askeri talim, terbiye öğrenmeğe çalışıyorduk. Evet, askerlik çok şerefli bir ödev fakat beni biraz sıktı desem yanlış söylememiş olurum. Birkaç gün talimden sonra firar ettim. Rize’ye gitmeyi tasarladım ama nasıl? Karadeniz’e giden gemilere girmek çok zor, alınan önlemler yüzünden kuş bile uçurtmuyorlardı. Türk gemisi zaten az yolcular yabancı gemilerle seyahat ediyorlardı. Bir gün Belçika bandıralı bir gemi Kara deniz’e yolcu götüreceğini öğrendim, bende onunla gitmeğe karar verdim. Yeni durumları öğrenmek için okula gittim talim terbiyeye başladım, Rize’ye gitmek hiç aklımdan çıkmıyordu. Gündüzleri talim terbiye geceleri ise çeşme meydanında tanıdığım birinin otelinde yatıyordum. Firar etmek aklımdan hiç gitmiyordu. Bir sabah otelden kalktım bir gazete alarak doğru limana gidip kimseler bir şey sormadan gemiye çıktım eh artık deyip biraz rahatladım. Geminin hareketini sabırsızlıkla bekliyordum. Akşam oluyordu geminin hareketine dair bir haber yoktu. Geminin kaptanı yolculara tebliğ yaparak, gemimiz bugün değil yarın hareket edecektir. Bu haber bana bomba tesiri yaptı. Elimde olan gazeteyi evirip çeviriyordum ki ne göreyim, harbiye okulunun bir emri gözüme takıldı. Mektebi harbiye okuluna kayıt olup ta devam etmeyenler, iki güne kadar okula katılmazsalar idam edilecektir. Demek ki benim gibi firar edenler çok muş da gazetelere ilan vermişler. Geminin kalkmasını beklerken günler sene, saatler ay kadar uzun oluyordu. Akşama yarım saat kalana kadar düşündüm ve okula gitmeğe karar verdim. Zaten vatan aşkı beni tereddüt e düşürmüştü bile. Geminin iskele başına çıkıp bir sandal çağırarak dışarı çıktım. Doğruca tanıdığın oteline gittim. O gece sabaha kadar uyumadım sayılır. Sabah çay ve simit yedikten sonra harbiye okulunun yolunu tuttum. Mektepte yoklamaya hazır bulundum. Uzun bir palto ve geniş bir pantolonla eğitime başladık. Eskisi gibi gündüzleri talim, geceleri izinli olarak birkaç gün daha devam ettikten sonra alaylara ayrıldık. Bizim olduğumuz Alay yıldızdaki Orhan iye kışlasına gönderdiler. Mektepte Alayımız taburlara, taburlarda bölüklere ayrıldı, beni de birinci bölüğe verdiler. Elbiselerimiz aynı olmakla beraber muntazam askerliğe başlamış olduk. Gece izinleri kalktı mektepte yatmaya başladık. O zamana kadar serbest hayat yaşarken birden nizam intizam altına girmek kolayda değildi. Hayatın cilveleri kendini göstermeğe başlamıştı, hayırlı olsun. Asker elbisesi için müracaat ettik gelecek tamamlanacak dediler. Fakat parası olan dışarıdan asker elbisesi alabilir, bunun üzerine birkaç arkadaş izin alarak kapalı çarşıya gittik. (dört mecidiye ye) bir kat elbise alarak giydiğim zaman her haliyle tam bir asker olmuştum. Askerliğin inceliklerini öğrenmeğe başladım. Mademki asker olmuştum neden arkadaşlarımdan geri kalayım. Hepsinden daha iyi ve daha bilgili olmak lazım diyerek işe başladım. Akşamları ders, gündüz talim, uyku zamanından başka her an vazife ve vazife aşkı. Kalk borusu, yemek borusu, talim borusu, borusu. Nöbeti erler tutuyordu. Biz ise yedek subay olduğumuz için talimden başka nöbetimiz yoktu. Görevime çok dikkat ediyordum, arkadaşlarımla iyi geçiniyordum her şeyde mütevazı olduğumu bölük kumandanının gözünden kaçmamış ki ufak tefek yanlış hareketlerim affa uğruyordu. Yağmur, güneş, fırtına hiçbir şey bizi talimden men edemiyordu. Devletimiz ve milletimiz balkan savaş felaketinden yeni çıkmış ve Rumeli Vilayetlerimiz elimizden çıkmıştı. Devletimiz fakir, milletimiz yorgun, yollarımız ve araçlarımız yok denecek kadar azdı. Avrupa da çıkan harp ateşinin bize de sıçraması halinde mecburi harp hazırlığına başlamıştık. Devletimiz de (20–45) yaşlarındaki gençler silâhaltına çağırıldı. Milletimiz seferber olmuş oldu. Osmanlı devletinin her tarafında her genç harp için lazım olan bilgileri öğreniyordu. Yedek subay olarak bizlerde askerlik bilgilerini iyice öğreniyorduk.

İLK TEFTİŞ: Mektep nazırı Alman Robie Bey (Albay) bizim Alayımızı teftiş edeceği gün maslak sırtlarında talim ediyorduk. Teftiş başladığı zaman öyle bir yağmur yağıyordu ki güğümden boşalırcasına dökülüyordu. Teftiş subayları ve biz öyle bir hale geldik ki üzerimizde kuru tel ararsanız bulamazdınız. Bu halde teftiş verdik ve her bölükten 25 kişi ayırdılar, beni de bu sırada ayırmış oldular.

MÜRETTEP BÖLÜK: Teftişten sonra mürettep bölük olarak mektebe geldik ve ayrı bir şekilde talime başladık. Eski bölüğümüzle alakamız kalmadı. Diğer bölüklerden ayrılarak mürettep bölük unvanını aldık. Bize ayrı bir subay tayin ettiler. Kumandanımız Niyazi Bey, gündüzleri ayrı talimden sonra geceleri aynı yerde kalacağımızı ve teftişte gösterilen başarınızı memnuniyetle karşıladım ve devamını dilerim diyerek Mülazım Süleyman efendiye teslim etti, bundan sonra sizi o yetiştirecek dedi. Süleyman Efendi önümüze geçerek maslak sırtlarına doğru talime gidiyorduk. Bazı hareketleri kendisinin nasıl bir kişi olduğunu anlattı. Hiç alışmadığımız bu hareket ve sert yüze nasıl tahammül edeceğimizi düşünmeye başladık. İlk gün nasıl bir insan olduğunu anlamakla güçlük çekmedik. Suratından gazap akan bu adamın verdiği emirleri can kulağı ile dinliyor ve hiçbir ihmallik göstermemeğe çalışıyorduk. Aradan birkaç gün geçmişti ki Süleyman Efendi bize ağır sözler söylemeye başladı. İstirahat zamanında iki arkadaşla kendisine müracaat ederek bize söyleyeceğiniz lafların ağır olmamasını rica ettik. Müracaatımızı dinlememiş ki çok geçmeden tahammül edilemeyecek laflarla karşılaştık. Giritli İbrahim Efendi arkadaşımız onun o sırada söylediği sözleri kendisine iade etti. Atacağı Tokat a karşı geldi derken iş büyüdü. Bizde İbrahim efendinin sözlerini destekledik. Süleyman Efendi Baş çavuşa seslenerek ben gidiyorum sen bölüğü mektebe götür dedi ve ayrıldı. Seferberlikte bu emre karşı gelmek ne demek? İnsan gürültüye gider düşüncesiyle tabi bizi şikâyet edecek ve bizden de sorulara vereceğimiz cevapları ve ifadeleri kararlaştırdık. Kendimizi her bakımdan haklı buluyorduk ve haklıydık da, öyle ağır sözler amirlerimizden işitmemiştik. Şimdiye kadar efendi, beyefendi gibi nazik hane sözlerle muhatap olurken Süleyman efendinin sözleri tahammül edilemeyecek hale gelmiştik. Devletin ve milletin şeref ve haysiyetini korumak için canla başla çalışırken amir diye başımıza gelen adam şeref ve haysiyetimizle oynarsa vaziyetin ne şekil alacağını uzun boylu düşünmeden kestirilebilir. Biz düşmanla boğuşmak ve onu yok etmek için hakarete kalmak çok zorumuza gidiyordu. Tabur kumandanına şikâyet edileceğimizi anladık. Zaten biliyorduk. Bizim eski bölük kumandanı Niyazi Bey’e işin incelenmesini ve tahkikatın yapılma görevini verdiler. Niyazi Bey beni ve Hemşinli Miktat Efendi’yi ilk olarak yanına çağırdı ve sordu: Biz de Süleyman Efendi’nin aleyhinde olan hakikati anlattık. Bizden sonra birçok arkadaşlar çağırıldı, ifadeleri alındı. Hepsi de onun aleyhinde bildiklerini söylediler. Ertesi gün Süleyman Efendi’yi bir daha gören olmadı. Bizim talim ve terbiyemize ahlakı çok güzel bir yüzbaşı tayin edildi. Tatlı sözlü güler yüzlü insan bizi hiç incitmedi.

İLK CEZA: Soğuk bir geceydi. Yatakhanede bir battaniye ile üşümüştüm. Yanımdaki arkadaş izinli olduğundan battaniyesi boştu. Arkadaşımın battaniyesini üzerime aldım, o sırada nöbetçi subayı teftiş ederken yanımdaki ranzanın battaniyesi olmadığını ve benim iki battaniye örtüldüğümü gördü ve nöbetçi çavuşuna benim hapse atılmamı emretti. Uykulu bir vaziyette hapishaneyi boyladık. Hapis e benden evvel gidenler çokmuş. Oradaki arkadaşlarla dertleşmeye başladık. Askerliğin cilveleri ara sıra insanın karşısına böyle çıkıyor. Seferberlik bu ses çıkarmaya gelmez.

GÖBEN VE BERİSLAV - HARP GEMİLERİ: Bu sıralarda Almanların Göben ve Berislav harp gemileri Akdeniz’de korsanlık yapıyorlardı. İngiliz Donanması tarafından bunlar sıkıştırılmış ve kendilerini korumak için Çanakkale’ye iltica etmişlerdi. Devletimiz de onların İstanbul’a gelmelerini müsaade etmişti ve İstanbul’a getirildiler. Devletimiz, tarafsızlığı bozmamak için gemileri satın aldı. Göben’in adını (YAVUZ), Berislav’ın adını da (MİDİLLİ) olarak değiştirildi, artık gemiler bizim olmuştu. Alman gemilerinin satın alınması ve isimlerinin değiştirilmesi ile bizim olan bu gemilerde bulunan Alman subay ve erleri devlet tarafından kullanma inceliklerini öğrenmek için gemide kalmalarını uygun buldu. Bu Almanlar gemiler kendilerininmiş gibi bizim subay ve erlere hiç ehemmiyet vermiyorlardı hatta bizimkileri işe karıştırmıyorlardı. O kadar şımardılar ki gemilerin direğine Türk bayrağını değil kendi bayraklarını çekme cesaretini dahi başlamışlardı. Öyle iş büyüdü ki gemilerdeki Türkler ve Almanlar çarpışacak duruma geldi fakat ve işin önü kesildi. Almanlar gemilerden çıkartıldı.

SULTAN REŞAT’IN SELAMLARI: Bir gün mürettep bölük zincirli kuyuda talim görüyorduk birkaç otomobilin karşıdan süratle geldiğini gördük, arabalar bize doğru geliyorlardı. Arabalardan birisinin üzerinde padişahın forsunu taşıyan ufacık bayrak sallanıyordu. Biz ise tüfek çatmış istirahat ediyorduk. Önümüze geldiklerinde hemen durdular. Padişahın arabasında bulunan o zamanın harbiye nazırı ENVER PAŞA arabadan dışarı çıktı ve bize doğru geldi. Biz de ayağa kalkmıştık Padişahımızın selamı şahanelerimin tebliğe geldim dedi. Biz de hep bir ağızdan padişahımız çok yaşa diye bağırdık. Enver Paşa geri döndü arabaya binerek süratle oradan ayrıldılar. Bölüğümüz talime başladı. Yarım saat sonra aynı arabalar yine göründü. Biz bu defa istirahat değil de talim ediyorduk. Arabalar evvelce durmuş oldukları yerde yine durdular. Padişah, Enver Paşa’ya: Kim bunlar diye sormuş. Enver Paşa’da: İhtiyat zabit kullarınız dedi. Padişah: memnun oldum selami şahanemi tebliğ et kullarıma diye söylemiş. Enver Paşa yine arabadan inerek yanımıza geldi ve padişahımızın selamlarını tebliğe geldim dedi. Biz de hep bir ağızdan padişahım çok yaşaaa diye bağırdık. Arabalar süratle yollarına devam ettiler, biz de mektebe döndük.

HARBİYE NEZARETİNİN ANİ BİR EMRİ: Biz talim ve terbiyeye talim ederken mürettep bölükler hazır olsunlar ve harekete hazır beklesinler diye emir geldi. Bu emir bize tebliğ edildiği zaman bir tarafa hareket etmemiz muhakkaktı. Cebimde 5 kuruş harçlığım yoktu. Bakû bede hâkim olarak bulunan ağabeyim Celal Bey’den ve Rize’de olan babam, ikisi de para göndermiş fakat paraları alamamıştım. Paralarımı almak için müracaat ettim izin vermediler, çok sıkıldım. Param posta hanedeyken ben ne yapacaktım? Akşamüzeri hazırlıklarımız tamam olmuştu ve gece bölüğümüz hareket etti. Fakat nereye? Az sonra Maçka kışlasına gideceğimizi ve diğer mürettep bölüklerle birlikte gösterilen istikamete doğru gidileceğini anladık. Maçka kışlasında tam (500) ihtiyat subayı birleştik. Hareketimiz için hazır bekliyorduk. Bana en çok sıkıntı veren param posta hanede olduğu halde paramı alamayışım ve parasız kalmamdı.

 HARBİYE NEZARETİNİN İKİNCİ EMRİ İhtiyat subaylarının ikinci bir emre kadar yerlerinde kalarak istirahat lerinin teminini yapılacaktı. Bu emir üzerine Orhan’ iye kışlasına doğru yola koyulduk. Bir kaç arkadaş bölükten ayrılarak çarşıya çıktık. Ben tanıdığım arkadaşın otelinde geceyi geçirdikten sonra hemen posta haneye giderek paramı aldım, şimdi hiçbir sıkıntım kalmamıştı. Çok şükür. Öğleye doğru mektepte toplanarak yeni bir emir beklerken hiçte rahat olamıyorduk.

  TEHİR EMRİNİN SEBEPLERİ Bundan iki gün evvel harp malzemesi yüklü olan TRİMÜJGAN ve BAHRİ AHMER gemileri, Karadeniz den Trabzon’a doğru ilerlerken Rus donanması tarafından batırıldıkları ve bizimde GÜLCEMAL gemisiyle Trabzon’a gideceğimizden bu arada Ruslarında Osmanlı devletine harp ilan etmiş olması gitmemizi tehir etmişti. SIHHİ MUAYENE Bizi sıhhi muayeneye tabi tuttular. Muayenede, gideceğimiz iklimlere göre ayrılacak olduğumuzu anladık. Ben, doktora, beni Rus cephesine yazınız, çünkü Ruslar bizim ebedi amansız düşmanımızdır. Onlardan intikam alacağım dedim. Doktor da benim arzumu yerine getirerek Rus cephesi işaretini koydu. Bu sebeple Kafkas cephesine yazıldım ve sıhhiyeden sevinçle ayrıldım.

ARKADAŞLARIMIZA TALİM ETTİRMEK Mektepte kapalı kaldık, canımız çok sıkılıyordu. Çünkü ne talim nede izin adeta hapisteymiş gibiydik. Müracaat ettik iş istedik, diğer arkadaşlarımıza talim ettirmemizin emri verildi. Arkadaşları talim ettirmeye başladık. Günler kolay ve sıkıntısız geçiyordu.

   HARBİYE NEZARETİNİN İKİNCİ EMRİ Erzurum cephesine ayrılan ihtiyat subay namzetleri onar kişilik kafile olarak karayolu ile Erzurum’a gidecekler fakat deniz yolu kapalıydı. Bizden evvel bir iki posta gitti, bizde sıramızı bekliyorduk. Ertesi gün Harbiye nezaretinden tren bileti, iaşe ve yol harçlığımızı alıp o gece Harbiye de kaldıktan sonra sabah erken saatte Haydarpaşa tren istasyonuna giderek trene bindik. Hedefimiz Rus cephesi, istikamet Erzurum Allaha ısmarladık. 25 kanuni evvel Aralık 1914 günü trenimiz ince düdüğünü çalarak yol almağa başladık. Allah utandırmasın. RUS

 CEPHESİNDE MUHAREBE, SARI KAMIŞIN VE ARDAHANIN ALINMASI Rus cephesinde kanlı muharebeler olduğunu, Sarıkamış ve Ardahan’ın alındığını gazetelerden okuduk, o sıra bizde olan heyecan hiçte tarif edilemezdi. Bizde biran evvel varıp duyduklarımızı gözle görsek ve savaşa katılmış olmayı sabırsızlıkla bekleyemiyor yerimizde duramıyorduk. Trenimiz en yüksek hızla gittiği halde yavaş gittiği hissini veriyordu. Yolumuzun uzunluğu canımızı sıkıyordu. Trenin güzergâhında Eskişehir ve Konya dan dan geçerken Anadolu Selçuklularının yurtlarını görüyor ve onlarda bizim gibi harp için geriye değil, ileriye doğru gözlerini diken kahramanların yerlerini görüyor ve konuşma mevzu muzu onlar teşkil ediyordu. Beyşehir’den geçerken şarkın ve hatta dünyanın büyük filozofu olan Nasrettin hocanın türbesini uzaktan seyrediyorduk. Engin Konya ovasını geçerek Ulukışla denen istasyona ulaştık. Trenden inerek doğruca menzil kumandanlığına gittik. Menzil kumandanlıklarına, ihtiyat subaylarının bütün ihtiyaçlarının temini için emir verilmişti. ULUKIŞLA Ulukışla menzil kumandanlığından on kişilik bir aracın verilmesini ve biran evvel yola çıkmamızın düşüncesi içindeydik. Yola çıkmadan önce deve güreşleri yapılıyordu seyrettik ama hedefimize biran evvel ulaşmaktan başka bir şey düşünmüyorduk. Akşamdan bir saat sonra atlı arabalarla Niğde’ye hareket ettik. Gece türkü söyleyerek dağları aşıyor, dereleri geçiyor ovaları dolaşıyor neşe ile yolumuza devam ediyorduk. Gece sabaha kadar yürüdük. Sabahleyin Niğde’ye ulaştık ve menzil kumandanlığına giderek geldiğimizi haber verdik. Bize ayrılan yere gitmeden evvel bize verilecek aracın hazırlanmasını söyledik. O gün biraz uyuduktan sonra kalktık yedik, içtik aracın hazırlanmasını bekliyorduk. Aracın bir kamyon olduğunu öğrendik. Herhalde atlı arabadan daha rahat gideceğimizi ve daha erken ulaşacağımıza sevindik.

   KAYSERİYE HAREKET Akşama yakın kamyon geldi eşyamızla beraber binerek kayseri yolunu tuttuk. Tabi kamyon daha sür atlı gittiği için sevincimiz yerinde idi. Akşamın alaca karanlığında Kayseri ye ulaştık. Karnımız açtı bir kebapçıya girerek on arkadaş yemek yedik. Ödediğimiz para beş kuruş. Kayseri’de bir Fransız mektebinde yattık. O zamanlar Fransız’lar Anadolu muzun göbeğinde mektep yapıp kendi kültürüyle bizi sömürmek için ta kalbimize kadar girerek yuva kurmuşlardı. Yazık. Sabah olunca aynı kamyonla hareket ederek (200)kilometre mesafede bulunan Sivas yolunu tuttuk. Yollar gayri muntazam olduğundan giderken öyle yalpalara düşüyorduk ki, ufak sandalla ve de fırtınalı bir havada Karadeniz in enginlerinde sallanmayı andırıyordu. Süratle yol aldığımız için yorgunluk hissetmiyorduk. Kızıl ırmağın kenarını takip ederek Sivas’a geldik. Lise okulunun önünde talebelerle karşılaşıp biraz konuştuktan sonra menzil kumandanlığına uğradık bize tahsis edilen yatakhanede istirahat e geçtik. Bu arada arkadaşlardan Bursa lı Tahir arkadaşımıza bilmediğim esrar sigarasını içirmişler ki baygın yatıyor haber verdiler. Gecenin o saatinde doktor yoktu yoğurt içirmeyi düşündük yoğurt yok, dışarı çıktık her yer kapalı neyse açık bir fırın gördük hastamız var diye yoğurt istedik şansımıza varmış verdiler arkadaşın yanına gelip yoğurdu ayran yaparak veriyorduk ki arka üstü yere düştü ne bileyim ölecek sanmıştım. O gece sabaha kadar uyumadık sabah arkadaş ayıldı ve rahatladık. Sivas’ta iki gün kaldıktan sonra her birimize birer at vererek yola koyulduk. Atlara bindik yola dizildik, atlar semerli idi semerli at binmediğimiz için semerler dönüp herkes sırayla düşüyordu tekrar biniyordu derken öyle bir manzara teşkil ediyordu ki gülmekten kendimizi alamıyorduk. Kar yağmaya başladı gün akşam oluyor, bir köye girdik köyün evlerinde duman çıkmıyordu. Bu arada bir evden duman çıktığını gördük diğerleri ıssız gibiydi. Issız bir evin kapısını açınca ne görelim evin halkı, şurada burada ölü olarak yattığını görünce çok şaşırdık. Bu ne hal bu ne afat yarabbi, ne feci manzara. Oradan irkilerek bir iki ev daha açtık ki hepside aynı. Akşamda iyice kararıyordu nereye gidecektik karda yağıyor. Duman çıkan bir eve koştuk evin kapısını açtık ihtiyar bir adam ateşi yakmış ekmek hamurunu yoğuruyordu, karısı da ölüm derecesinde ateşli bir vaziyette yanında yatıyordu. Adam cağız bize bakıyordu. Bizde aman Babacığım köyün bu hali nedir diye sorunca adamcağız içini çekerek Allahtan geldi oğul ne diyebiliriz dedi. Yakında başka köy nerde var diye sorduk. Evet, var bir saat kadar sürer dedi. Bizi oraya götürür müsün dedik. Süline: Benim halimi görüyorsunuz çoluk çocuk hep öldürdüler, ancak hanımla ben kaldık hanımda gördüğünüz gibi ağır hasta nasıl götüreyim sizi evlatlar dedi. Günde iyice karardı, adamcağıza ısrarla yalvarıyoruz, Allah razı olsun adamcağız hasta karısını bırakarak bizimle gelmeğe başladı yola devam ediyoruz, ışıklar göründü adamcağız ışıklar göründü işte köy daha gelmeme ihtiyaç yoktur evlatlar dedi ve bizi uğurlarken para vermek istedik fakat o bizden para almadı ve ilave etti oğullar be parayı ne yapayım biz ahi ret yolcusuyuz dedi de bizi ağlattı. Allah sizlere sağlık versin yolunuz açık olsun diyerek bizden ayrıldı. Işık gördüğümüz köye ulaştık ve bir evin kapısını çaldık içerden kim o diye seslendiler, misafir var dedik. Köyümüzde çok hasta var misafir olmanız biraz müşkül ama bakalım diye mırıldandılar. Hasta varsa bizde doktor vardır hastalarınıza bakar dedik. Bu müjde üzerine kapı açıldı birçokları yanımıza geldiler. Bizi taksime başladılar. İstanbul’dan yola çıkarken yanımıza birçok ilaç almıştık, her birimiz bir doktor olduk ilaçlardan duruma göre hastalara veriyor hizmet ve rağbetimizi arttırıyorduk. O gece sabaha kadar ordaydık açıkta değildik. Her yerde her evde Tifüs almış yürümüş bizde korkuyor bir an evvel oradan uzaklaşmak istiyorduk. Sabahın erken saatinde oradan hareket ettik. Yolumuz üzerinde olan bir Kızılbaş köyü ne ulaştık, Kar gene yağıyordu. Dört arkadaş Köse Hüseyin ağanın evine misafir olduk. Bir gece kaldıktan sonra hareket etmemiz lazımken kar tipi halinde yağmaya başlayınca yola çıkamadık. Ev sahibinden çorba istedik bir miktarda para, yok dedi, tekrar rica ettik yalvardık yoktan başka bir şey söylemedi. Arkadaşımız ayastafasoslu (Yeşilköylü) Mustafa herife birkaç kırbaç salladı, derken herif bağırdı. Evde bulunan kadın erkek, eli ayağı tutan eline bir odun alarak seferber olup bize hücum ettiler. Odamıza evin içerisinden dar bir merdivenle çıkılıyordu. Dışarı çıkmak isteyen mutlaka evin içinden geçmeye mecburdu. Ev halkı elindeki odunlarla merdivenden yukarı hücum ettiler. Eğer merdiveni çıkarlarsa bizi öldürecekleri muhakkaktı. Mustafa bunların hücumunu anlayınca bir kolayını bulup heriflerin arasından sıyrılıp kaçmış, bu kaçıştan bizim haberimiz olmadı. Ben merdivenin başını kestim, dik merdivenlerden çıkanları bir dayandım hepsi birbirinin üzerine düşerek yerlere serildiler. Biz zaten harbe gidiyoruz merdivenden yukarı çıkanı vururuz dedik geri çekildiler. Mustafa arkadaşımız yoktu, aradık bulamadık, hemen Kızılbaş hikâyesini hatırladık. Adamı içi çivi dolu bir fıçıya koyup öteye beriye sallarlar ve kanını içerler. İşte Mustafa alını fıçıya koyuldu kanı akıyor canı çıkıyor diyerek üç arkadaş hücuma geçtik. Bu sırada köye bir tabur Asker geldiğini gördük. Onlara güvenerek kapıları zorlayarak Mustafa’yı Kızılbaşlardan istiyorduk. Kızılbaşlar saklanıp hiç ses vermiyorlardı. Bu hareketlerimizi arkadaşlara söylemeye gittik ki ne görelim, Mustafa orda. Ona ağzıma geleni söyledim. Hiç bir şey olmamış gibi oturup çay içiyordu. Yaptıklarını arkadaşlara söyledim, Boyabatlı Cemil Mustafa’yı dövecek duruma geldi. Neyse toparlandık kendimize geldik. Gün ilerliyordu kar tipi şeklinde yağmaya devam ediyor yola çıkmamıza imkân yoktu. Fakat orada da kalamazdık. Köye gelen Taburun himayesinde bir yere toplandık ve sabahı ettik. Meziyet siz ve tabancasız olan bu Mustafa Sivas’ta da Tahir’i esrar içirmiş ve bize sıkıntı vermişti. Burada da başımızı derde soktu. Tıyneti bozuk cıbgır mı cıbgır.

   ZARA YOLUNDA Sabahleyin kar yağışı durdu, hava açıldı. Atlarımıza binerek Zara yoluna dizildik. Bu defa yollarda kar var fakat yolu tıkayacak kadar değil. Bata çıka Zara’ya ulaştık. Menzil kumandanının gösterdiği yere giderek istirahat e başladık. Karnımızda açtı, hep beraber sokağa çıktık. Yumurtanın tanesi on para, Yağın okkası beş kuruş olduğunu öğrendik. Kırk yumurtadan bir kaygana hikâyesi aklımıza geldi. Bizde kırk yumurta ve de bir okka yağ aldık, birde tepsi bulduk. Yumurtaları kırarak bir okka yağla tepsiye doldurduk ve fırına verdik kızarttık afiyetle yedik. O gün Zara’da kaldık yerimiz rahattı, bindiğimiz atların yemlerini menzil temin ediyor mekkârecilerde atlara bakıyordu.

   ERZİNCAN REFAHİYE Sabahleyin Erzincan a doğru hareket ettik. İki gün sonra Refahiye’ye ulaştık. Oranın kaymakamı Rize pazarlı bir zattı. Bize çok iltifatta bulundu muhterem bir adamdı. Bizimle konuşurken Ermenilerin temizlenmesinde bir ermeni çocuğunu kurtarmak ve kendisinin çocuğuyla oynar ve eğlenir maksadıyla kefilden aldı evine götürdü, geceleri de kendi odasında yatırdığını ve kendi çocuğu da beşikte yanlarında olduğunu, gecenin birinde ermeni çocuğunun kendi çocuğunu boğduğunu yana, yıkıla anlattı,bizde çok müteessir olduk.Çocuğu boğduktan sonra da beşiğin baş ucunda durduğunu söyleyerek vakanın ne kadar hazin ve tüyler ürpertici olduğu meydanda. Kaymakam ermeni çocuğuna bir şey yapmadığını soğukkanlılığını muhafaza ederek o gün gelen ermeni kafilesine verip gönderdiğini ağlayarak söyledi. Hazin bir manzara değimli? İnsanlar iyilik etmek için yaptıkları harekete karşı mukabilinde nelerle karşılaştığını görüyor. Kaymakam bir ermeni çocuğunu kurtarayım derken kendi çocuğundan oldu. Sabah bizi uğurlarken onun hazin bakışları hala gözümün önünde.

   MELİK ŞERİF YOLUNDA VE ERZİNCANA VARIŞ Refahiye’den on kişilik kafilemiz yola dizilerek melik şerife doğru ilerlemeye başladık. Sivas köylerinde görmüş olduğumuz zorlukları gene unuttuk, demek, gülmek, neşe içindeyiz. Melik şerife varınca halk bizi çok iyi ve güler yüzle karşıladılar. İcap eden misafir severliği gösterdiler. Orada çok rahat ettik. Ertesi gün Erzincan yolunu tuttuk, orda bulunan dağı çıkmakla yorulmadık çünkü atlarımıza binerek yol alıyorduk. Dağı çıkıp ta Erzincan tarafına döndüğümüz de Fırat nehri ovanın ortasından bir sırma şerit gibi kıvrımlarla Kemah’a doğru gidiyor. Her iki tarafında bağlar bahçeler sıralanmış latif bir manzara arz ediyordu ki görmeğe layık dağlarda kar varken Erzincan ovası yeşillik çok güzel bir görünüşü vardı. Erzincan’da bize gösterilen otele yerleştik ve istirahatımız temin edilmiş oldu. Erzincan’da yedek subay okulu vardı ben oraya gittim ve arkadaşım ulu cami köyünden Bek taş efendiyi buldum. Onları Erzincan’daki kıtalara vermişler. Askerlerin talim ve terbiyeleriyle meşguldürler Hususi halimizden biraz konuştuk ve yattığımız otelin adresini verdim o sıra ayrıldım. Akşama bize geldi uzun boylu konuştuk ve hasbi hal olduk gece geç saatte ayrıldı.

   ERZURUM YOLUNDA Erzincan’dan atlarımızı aldılar. Eşyalarımızı at arabalarına yüklediler biz ise yaya olarak Erzurum yolunu tuttuk. Fukaralık her yerde meziyetini gösterir. Devletimizin fakirliği ise bütün halkın meşe katına yol açar. İşte bizde o meşe katta duçar olanlardan bir takımıydık. Erzincan’dan Erzurum’a yaya yola çıktık Allah utandırmasın. Harp hevesliliğinden neşemiz kırılmıyordu. Erzincan yakınında Zeki paşanın yaptırdığı ve o sırada bozuk olan kaplıca da banyo yapmadan geçmedik. Banyomuzu yaptık ve mataralarımızı da sert sudan doldurduk yolumuza devam ettik. Yorulmuyorduk neşemiz yerindeydi. Cimin köyüne geldik şöyle böyle derken geceyi orda geçırdik. Sabahleyin yola çıktık. Yolda, arkalarında buğday dolu torbalarıyla erzak taşıyan nakliye koluyla bir zaman yürüdük. Onlar Erzincan’dan 20 şer okka buğday alarak Erzurum’a doğru gidiyorlardı. Demek ki o buğdaylarla Asker beslenecek o Askerde düşmanla savaşacak. Bu hal bizim için neşe kırıcı hal olsa da devlet bu tavşanı arabayla avlar. Böyle nakliye yapar ve savaşı da kazanır diyerek müteselli oluyor birbirimize cesaret veriyorduk. Kendilerinin ne ile iaşe edildiklerini sorduk, oradan buradan diye cevap verdiler. Yol boyunca arkalarında ki erzakı yeselerdi yinede kâfi gelmezdi. Çünkü yol uzak, buğday azdı. Düşmanla çarpışmak iş ise de açlıkla boğuşmak zor bir mesele. Ordumuz harp ediyor, ne yazık ki cephede Asker perişan. Yiyeceği, ekmeği sarf edeceği cephaneyi düşünürse ve bunların eksikliğini görürse tabiatıyla neşenin azalacağını düşünmek bile icap etmez. Cephede bulunan, ancak düşmanı yok etmek için harp oyununun inceliklerinden faydalanma yollarını aramaktan başka hiçbir şey düşünmemesi lazımdır. Bununla beraber ordu kanının son damlasına kadar savaşıp vatanın ve milletin uğruna canını seve seve vermekten zevk duymakta olacağı muhakkaktır. Çünkü ben ve arkadaşlarım aynı duyguyu taşıyoruz. Devletimiz harbe girdi fakat maalesef harp için lazım olan erzak ve cephane stokları olmadığı gibi, olanlarınıza yollamak için yolu ve aracı yoktu. Yolun olmaması ve yeniden yapılması hemen olacak işten değildi. Bu kadar yoksuzluk karşısında neşemizi kırmamak için bazı düşünce ve muadeleleri çözmeye çalışıyorduk. Vatan ve milletin aşkı her şeyi yeneceğine inananlardanız. Çünkü Trablus harbinde ezilmiştik. Akabinde balkan harbinden de yeni çıkmış olan devletimiz bundan başka ne yapabilirdi. Devri istibdadın uzlaşma siyaseti ile ve saray âlemleriyle vaktini geçiren padişah, yol ve köprü vs. Memleketin mübrem ihtiyaçlarını hatırına bile getirmiyordu ve getirmemişti de. Padişahın etrafındaki dalkavuklar padişahı milletten uzak bulundurmaya çalışıyorlardı ve milleti padişaha düşman gösteriyorlardı. Böyle memlekette yol vs.nin olmaması pek tabii idi. Bu hal böyle olmakla beraber biz yinede birbirimize cesaret vermekte ve metanetimizi muhafaza etmeğe çalışıyor ve teselli ediyorduk. İnsanlarda kan damarları devir yapamadığı zaman hayatın tehlikede olacağı gibi yoldan mahrum olan memleket dede istiklal tehlikesi olacağını herkes kalbinden düşünmekte ve için için yanmakta olduğumuzu birbirimize hissettirmiyorduk, kendi kendimizi içten kemiriyorduk. Harpten korkmuyorduk ancak açlıktan ve cephanesizlikten sıkıntı çekeceğimizi düşünerek üzülüyor ve neşemiz kaçıyordu. Bir akşam Erzurum ilice köyünde bir eve misafir olduk. Ahır sekisinde hayvanlarla beraber komşuluk ettik. Yerimiz sıcaktı fakat gübre ufunet haddini aşmış inek ve manda böğürmeleri ömür mü ömür. Dışarıda kar yağıyordu, soğuk ise dal kesiyordu. Sabahleyin ev sahibine: Bize bir sıcak çorba yaptır da içelim dedik. Ev sahibi olmaz dedi biz yalvardık ne kadar para istersen verelim de çorba yap dedikçe de adam bize çorba yapmak istemedi. Arkadaşlar buna temiz bir dayak attı. Dayak atınca adam siz gâvurdan daha kötüsünüz demez mi? O zaman tam olarak dayağı hak etti. Neyse çorba içemedik Erzurum yolunu tuttuk. Eşyamızı at arabasına yükledik hep beraber yola dizildik, düşe kalka Erzurum’a ulaştık.

  ERZURUMDAYIZ, 25 ŞUBAT 1915 İstanbul’dan hareket ettikten (60)gün sonra Erzurum a ulaşmış olduk. Tam iki aydı. Bu yolculukta: Tren, at arabası, kamyon, atlı ve yaya olarak çeşitli yol vasıtalarından istifade ettik. Çok şükür Erzurum a ulaştık. Vücudumuz tabi yorulmuş olacak fakat bizde hiç yorgunluk eseri duyulmuyordu. Çünkü ezeli ve ebedi düşmanımız olan Moskoflarla savaşa gidiyorduk. Allah fırsat verirse dedelerimizin intikamını almak için sabırsızdık. Erzurum a gidince menzil kumandanlığınca bize gösterilen yerde bir iki gün istirahattan sonra kıtalarımıza gitmek için vesaitin hazır olduğunu ve NARMAN a gideceğimizi öğrendik. Güya hazırlandık, ne var ki hazırlanacak. Eşyalarımızı develere yüklediler. Biz ise yaya olarak TORTUM a doğru yola dizildik. Soğuk ise Erzurum ovasında adam arıyordu. Erzurum a gelene kadar yol vesaiti nispeten bol olmakla beraber gene de sıkıntı çekmedik değil. Bundan sonra vesaitin azalması, yaya olarak yürümemize mecburiyet hâsıl etti. Çünkü yol ve vesait yok denecek derecede azdı. Biz ise bunu da normal sayıyoruz, çünkü vatan tehlikede. Merkezden uzaklaşınca medeniyet tende uzak kalmış oluyoruz. Yol boyunca geçirdiğimiz maceralar her şeyi meydana koyuyor. Erzurum ovasında karları çiğneyerek yol alıyoruz, acaba ellerimiz ayaklarımız üşümüyor mu? Bu sualin cevabını okuyucularımıza bırakıyoruz. Türkiye’nin en soğuk bölgesinde, kışın en şiddetli en soğuk günlerindeyiz. Yola çıkışımızın ilk akşamı STAVUK köyünde kaldık ve rahatlık aranacak zaman değil, ertesi gün ise KARAGÜBEK köyüne giderek menzil kumandanlığına gittik ve gösterilen yerde kaldık. Kar bütün şiddetiyle devam ediyor, fırtına son haddini bulmuştu. Sabahleyin hava biraz dinmişti. Yol gitmekle biter kaidesince oradan hareket ettik. Kızıl kilise yoluyla TORTUM a oradan da NARMAN a doğru yol almağa başladık. Karagübek ten kızıl kiliseye giderken dağ üzerinde rüzgârın şiddetiyle tepeciklerde ki karlar savrulmuş, meydana çıkan taşların dibinde soğuktan donmuş ölmüş Asker cesetlerine rastlıyorduk. Zavallı Mehmetçik, kütük gibi insan endamıyla yatıyorlardı. Bu cesetleri görünce bizim gibi Ana, baba evladı olduğu düşüncesiyle içimiz sızlamaya başladı. Vatan ve millet uğruna can veren şehitlerin ruhuna bir fatiha okumaktan başka elimizden ne gelirdi. Bazı yerlerde o kadar kar birikmişti ki telgraf direkleri gömülmüş, teller kar üzerinde serili duruyordu. Harap olan kızıl kilise köyün den geçtik, bizden başka köyde canlı mah lük mevcut olmadığı belli idi. Tortum a inince tabiatta bir değişiklik göze çarptı. Evler yıkık olmakla beraber tek tük insanlara rastlıyorduk. Bir gece de Tortum da kaldık. Sabahleyin Narman a doğru yol almağa başladık. Biran evvel gideceğimiz yere ulaşmak için gayret ediyorduk. H ava biraz ısınmıştı. Çünkü dağları aşmıştık, vadileri takip ediyorduk. Narman şehrine girmeden önce yol kenarında üzerleri arpa sapı ile örtülü bazı ahırımsı yerler görüyor ve üzerinde beyaz hastane bayrağı dalgalanıyordu. Buraların hastane olduğunu anladık. Hastaları ziyaret etmek için hastanenin kapısına gittiğimizde ne görelim: Toprak üzerine serilmiş arpa saplarının üstünde yaralı veya tifo ya yakalanmış asker kardeşlerimizi görünce gittiğimize bin pişman olduk. Yürek yangını olan bu hal bütün iliklerimize tesir etti. Elden ne geldi ki. Fakir Hükümet vatanı müdafaa için harbe girmek mecburiyetinde olduktan sonra, halkında bu acıklı hallerde tahammül etmesi icap ed er’den başka aklımıza bir şey gelmedi. Hastanenin kapısında fazla kalmadık, yolumuza devamla Narman şehrine ulaştık.

   NARMAN ŞEHRİNDEYİZ Kolordu kumandanı Albay Yusuf İzzettin beye müracaat ettik ve gösterilen yerde yattık. Buradan birbirimizden ayrılacağımızı düşünerek imkân bulduğumuz zaman birbirimizle muhabere edelim vaatleriyle kendimizi teselli ediyorduk. Çünkü hududa yaklaşınca hayatın değeri azalıyor ve çeşitli manzaralarla karşılaşıyorduk. NARMAN: Geniş bir derenin kenarında ki düzlükte kurulmuş, sağında şekerli köyü ile omuz omuza vermiş, cephenin az gerisinde bulunuyor. Etrafı çevreleyen karlı dağlar hazin bir manzara arz ediyordu. Narman bir kaza merkezi olmakla beraber, şehir demek için kırk şahidin şahadetine lüzum vardı. Kerpiç evler, yıkılmış bir harabeye dönmüş, dükkân denecek hiçbir şey yoktu. Sabahleyin alacağımız emri sabırsızlıkla bekliyor, birçok düşüncelere dalıyor, karşımıza çıkacak halleri kestiremiyorduk. On arkadaş aynı düşünce ve aynı hayal ile meşgul oluyorduk. Kuvayı manevi yelerimizin sarsılmaması için birbirimizi teselliye çalışıyorduk. Bununla beraber otuz milyon halkın vatan ve namus müdafaasını göz önüne alarak cesaretimizi arttırmağa çalışıyorduk. Biz ölürsek vatan yaşayacak düşüncesiyle sabahı bulduk ve doruca kumandanlığına gittik. Arkadaşların her biri bir tarafa ve başka başka kıtalara tayin edildiler. Ben otuzuncu fırka doksanıncı Alay taburuna tayin edildiğimin emrini aldım. Arkadaşlardan ayrılmış ve yalnız kalmış oldum. Seferberlik bu, herkesi istediği yerde bırakmazlar.

   NİHAH KÖYÜNDE Alay’ın Nihah köyünde idi. Nihah köyüne varıncaya kadar yollarda birçok manzaralarla karşılaştım. Bazı köylerden geçiyorduk ki bütün harabe halinde yıkık, perişan olmuş bir vaziyette. Nihah’a gidince tabur kumandanına müracaat ettim, elimde olan tayin emrini kendisine verdim ve birinci bölüğe mal edildiğimi söyledi. Bu dakikadan itibaren birinci bölüğe giderek vazifeme başladım. Tabur karargâhı ev adı verilen bir yer. Asker yok denecek kadar az, aynı zamanda mevcut olanı da Askere benzer halde değil. Üst baş perişan, kuru bir teşkilattan başka bir şey yoktu. Her gün için depo taburlarından üçer beşer gelen askerleri bölüklere mal ediyoruz ve bu suretle mevcudumuzu yükseltmeye ve az çok nizam ve intizama, talim terbiyeye çalışıyoruz. Alayımızın bütün efradı: Sivaslı ve ohavalıdan, birçokları Türkçe dahi doğru dürüst konuşamıyor ve yahut ta konuştukları anlaşılmıyor. Hepside alevi olan insanlar. Yeni gelenler arasında Giresunlu iki asker vardı, Tahir ile Mehmet. Bunları görünce kendi bölüğüme aldım. Üst ve başlarını mümkün mertebe düzelttim. İkisine de ikişer kalemlik tedarik ederek birer aslan haline geldiler. Bunlara gösterdiğim rağbete layık olduklarını onlarda zamanla ispat ettiler. Tahir ile Mehmet, çevik, çalışkan, ahlaklı iyi itaatli insanlardı. Ben onları koruduğum gibi onlarda beni bir baba gibi severler ve sayarlardı. Harbe girdiğimiz zaman ve harp ederken bana derlerdi: Beyefendi siz her nereye giderseniz bizi hiç arama, birimiz sağında, birimiz solunda olduğumuzu bil, öldüğün zamanda yine birimiz sağında, birimiz solunda olarak öldüğümüzü biliniz. Bende onlara nöbet ve angarya yaptırmazdım, korurdum. Yaralanıp ta esir oluncaya kadar bu çocuklarla beraberdik. Yaralandığım yerde bizden kimse kalmadığı için onlarında Ogün ve ya o saat son günleri olsa gerektir.

   HARBE HAZIRLI Nihan köyünde askerlerin talim ve mümkün mertebe terbiyeleriyle uğraşıyor, harbe hazırlanıyorduk. Asker mevcudumuzda oldukça yükselmişti. Kılık kıyafette oldukça düzelmiş bir askeri cüz’ü halinde. Her gün talim ve terbiye ile uğraşıyor, geceleri harbe dair dersler, gündüzleri harp tatbikatı yapıyor ve cepheye hareketimizin emrini bekliyorduk. Taburumuz müfrez olarak çalışıyor. Alay’ın emrinde değil. Gurup kumandanının emrindeydik. Gurup kumandanımız (Arap) Miralay Tevfik bey isminde birisiydi. Bir gün Tevfik Bey geldi: Taburumuzu teftiş ettikten sonra, hazırlığınızı yapın sabahleyin cepheye hareket edeceğimizin emrini verdi. Kendiside köyde kaldı. Hazırlığımızı yaptık, emre müheyya bir haldeyiz. Sabahın erken saatinde hedef cephe ileri emri verildi ve hareket ettik. Beni artçı, yani döküntüleri toplamak için artçı bıraktılar. Yolda bazı erlerin geri kalmak teşebbüsü göze çarpıyorsa da teşvik ve tahriklerimle yüksek bir boğaza çıktık. Orada iki tane de top vardı.(cebel topu)ve tabiye edilmişlerdi. Topçu kumandanının elinde dürbün, düşman tarafını teras süt ediyordu. Bizde oraya gidince hep birlikte düşmanı teres süte başladık. Önümüzde patlayan piyade tüfek seslerinden düşmanla çarpışma olduğunu anladık fakat düşmandan eser yoktu. Topçu kumandanının:Mesafe (5)bin tzviyeiturabiye,,,,,,,,ateş emrini verdi. Güm güm diye iki top patlamaya başladı. Şarapneller düşman tarafına savruluyor patlıyordu, fakat bir eser göremiyorduk. Orada toplarımızın (100)mermisi vardı, bunlardan (60)ı düşman tarafına savrulmuştu,(40)top mermimiz kalmıştı. Taburumuzun üç bölüğü ileri gönderildi. Dördüncü bölük emrime verilerek ihtiyatta kaldım. Gurup kumandanı da yanımda bulunuyordu. Yarım saat geçmeden sol tarafımızda bulunan çeteleri düşman sıkıştırdığından acele olarak bizden imdat istediler. Bende bu haberi gurup kumandanına bildirdim. Kumandan bana: İki manga al ve marş marş la çetelerin imdadına koş diye emir verdi.İki manga aldım ,bölük kumandanı vekaletine baş çavuşu bıraktım.Tahir ile Mehmet yanımda olarak çetelerin imdadına koşar adım yürümeye başladık.Günde akşam olmak üzereydi.Epeyce yol almıştık.Kumandan da atını sürerek bize yetişti.Birlikte çetelerin olduğu yere giderek çete kumandanından vaziyete dair izahat aldık.Ormanın alt kısmı kıyısında olan çeteler ormanın bizim taraftaki ucuna gelmişlerdi.Yerlerini düşmana terk etmişler,bizden imdat bekliyorlardı.Çete bu muntazam Asker değil ya.Biraz zor görünce mevzilerini bırakıp geri çekilmişler.Gurup kumandanı bana:Askerlerinle çetelerin bıraktıkları mevzileri işgal edeceksin,ileri marş emrini verdi. Askerlerimi sağa sola açtım, irtibatı kaybetmemek şartıyla ormana daldık. Tabii herkesin eli tetikte, benimde elimde tabancam olarak ilerlemeye başladık. Akşam karanlığı da kendini göstermeye başlamıştı. Çetelerin bıraktığı siperlere elli metre kalana kadar sokulduk. Ağız telefonu ile süngü tak marş, marş la siperleri işgal edeceğimizin emrini verdim. Koşarak siperlere girdik ki düşmandan eser yoktu.

   İLK HARP RAPORU Karanlık olmuştu, siperleri işgal ettiğimizi ve düşmandan eser olmadığını karanlıkta yazdığım raporla geri bildirdim. Biz ise siperlerde yattık. Sabahleyin bize takviye için çetelerde geldiler. Mevcudumuz (113)kişiye çıkmıştı. Bizim oraya geldiğimizden haberi olmayan düşman, bulunduğumuz yere korkusuzca kollarını sallaya sallaya ilerlemeye başladı. Karşılarındaki çeteleri kaçırdıklarını ve cephede kimseler kalmadığını zannederek serbestçe geliyorlardı. Bizde hiç ses çıkarmadan kendimizi göstermiyorduk. Tam kurşun mesafesine geldiklerinde, ani olarak şiddetli bir ateş ettik. Taş yuvarlar gibi birçok düşmanı avladık. Onlarda bize ateş açtılar fakat bizden bir tanemizin burnu bile kanamadı. İlk günde iyi bir av etmiş olduk. Yerimiz ve siperlerimiz hâkim bir sırtın üzerinde idi. Sağımız ve solumuz yüksek dağlara dayanıyordu. Düşmandan hiç korkmuyorduk. Harp eğer böyle ise her gün ve her zaman muvaffakiyet. Vuruyoruz, vurulmuyoruz ne ala. İki gün sonra düşman karşımıza getirmiş olduğu toplarla bizi topa tuttu. Gelen top mermileri arkamızda bulunan ağaçlara, yanımızda ki taşlara vurunca ağaçlar havaya fırlıyor, taşlar parçalanıp etrafa yayılıyordu. Hala top mermisinin geldiğinde yaptığı uğultu bile kuvvei maneviyemize tesir etmiyor değildi. Vaziyeti raporla geri bildirdik. Gurup kumandanı arkamızdaki ormana bir top gönderdi. Gelen topçu ormanın kuytu bir yerinde topu yerleştirdi ve düşman tarafındaki kilisenin yanında yer alan düşman topçusunu bulmak için çatal teşkiline başladı. Düşman topları seri olarak ateş ediyorlardı. Bizim topçu üçüncü mermisiyle düşman topunu susturdu ve bir daha ateş edemedi. Herhalde düşman toplarının parçalandığı hissini bize verdi. Bu suretle topçu ateşinden kurtulmuş olduk. Piyade ateşi her gün için devam ediyor fasıla ile çarpışıyorduk. Yukarda demiştim ya yerimiz çok hâkim olduğundan düşmanın ateşinden hiçte müteessir olmuyorduk.

    ERZAKSIZLIK Askerin erzakı: Birkaç günde bir köylerden toplanan ekmeklerden çuvalla geliyor. Efrada avuç avuç taksim ediyorduk. Bizde ölmeyecek derecede birer avuç alıyor, idare ediyorduk. Fakat halimizden memnunduk. Çünkü gayemiz düşmanı yok etmek ve dedelerimizin intikamını almaktı. Onun için açlık susuzluk aklımıza bile gelmiyordu. Erzak olsa gönderilecek olduğuna kaniiz, fakat dağın başında bu kadara şükrediyor, yalnız askerlere karşı mahcup kalıyorduk.

   YÜZBAŞI EMİN EFENDİNİN BÖLÜĞÜMÜZE TAYİNİ Biz böyle erzak sıkıntısı çekerken Yüzbaşı Emin Efendi de bölüğümüze kumandan tayin edilerek geldi. Çok sevindim. Çünkü bütün yük başımda idi. Bundan sonra vazifem kalmamış demekti. Bölük kumandanı ne emrederse yaparım diyerek sevinmiştim.

    DÜŞMAN TARAFINDAKİ TÜRK KÖYÜNÜ BASMAK Önümüzde bulunan Türk köyünü basıp biraz erzak almamız için Askerler bana ricada bulundular. Tehlikeli bir iş olmakla beraber bizimde işimize iyi geliyordu. Askerler bana bu ricada bulundular bende bölük kumandanına söyleyeyim, eğer münasip görürlerse olur dedim. Hâlbuki Yüzbaşı, bize gelir gelmez bana: Ben her ne kadar bölük kumandanı olarak geldiysem de yine vazife senindir. Ben her ne kadar itiraz ettimse de ısrarlarına dayanamadım, emredersiniz dedim. Onun maksadı, beni harcamak değil korumaktı. Askerlerin ricalarını Emin beye anlattım, bu çok tehlikeli bir iştir fakat siz bilirsiniz. Mademki askerler istiyorlar ve burada da erzak sıkıntısı var, pekâlâ dedi. Evet, düşman karşısında kurşundan değil de açlıktan ölmek çok ağır bir meseledir. Ne olursa olsun köyü basıp düşmanı kaçırmak, biraz olsun erzak almak için plan hazırladık. Akşamın karanlığında kademe kademe ilerledik. Köyü ve bizi müdafaa için bıraktığımız kuvvetin başında Yüzbaşı Emin Efendi vardı. Ben bir miktar askerle köye gireceğim sırada arkamızdakiler köydeki düşmanı kaçırmak için şiddetli ateş açtılar. Bizde ateşin himayesinde köye girdik. İlk rastladığımız evin penceresine vurdum ve Türk olduğumuzu anlattım. Pencere açıldı, kadınlar bizi görünce sokağa döküldüler. Evvela Rusları sordum, evet ilerde bir evde Rusların oturduğunu kadıncağız anlattı. Bize yerlerini gösterebilirimsiniz? Dedim, hemen önüme düştü ve Rusların oturduğu evin kapısını işaret etti. Kadıncağızı geri çevirdim, ben ve yanımdakiler (Tahir –Mehmet)de hep birlikte emniyetleri açtık, süngülü tüf eklerlerimizle evin kapısına dayandık ve içeri girdik ki Ruslardan kimseler yoktu. Köyü ateşe tuttuğumuz zaman onlar kaçmış ve köy tamamen elimize kalmıştı. Köylülerin hal ve hatırlarını sorduktan sonra, Rusların onlara fenalık yapıp yapmadıklarını sorduğum zaman, kadınlar ağlayarak: Elimizde ne varsa alıyorlar, yemeklerimizi bile gizlice yiyoruz dediler. Erzakınız varmı? Sualine: Ötede beride gömmüşüz. Şimdilik vardır dediler. Bize biraz ekmek verebilirimsiniz deyince, hemen birbirlerine: Haydi davranalım gâvurlar alıyor da dindaşlarımıza seve seve yardım edelim dediler. Gâvurlara nasip olmasında dindaşlarımıza nasip olsun diyerek köylü kadınlar birçok ekmek ve üç tane de etlik inek ve birazda tuz vermeyi unutmadılar. Köydeki erkekler nerde olduğunu sorunca: Onlardan gençleri askere, ihtiyarları da Rus içerlerine doğru sürgüne gönderdiler diye ağlayarak anlattılar. Köy de kadın ve çocuklardan başka kimseler olmadığını söylediler. Kendilerinden müsaade aldık köyden ayrıldık. Ekmek ve ineklerle beraber geriye döndük. Himayelerinde bulunduğumuz askerlerin ve Emin beyin yanına geldik ve siperlerimizin bulunduğu yere salimen ulaştık. O gece ineklerin birini kestirdim ve askerlere parça parça dağıttırdım. Tuz ve ekmekte vererek ateş yakıp etlerini pişirip yemelerini söyledim. Askerlerin her biri bir ateş yaktı. Tüfeklerinin harbilerini şiş yaparak etlerini pişirip yemeğe başladılar. Bir taraftan pişirip bir taraftan yiyorlardı. Dağın başında yanan (113)ayrı ateş, büyük şehirlerde ki kandil gecelerini andırıyordu. Bütünümüz neşe içindeydik. Askerler karınlarını doyurmuş yüzleri gülmüştü. Sabah olunca mutat veçhile düşmanla çarpışma başladı. Çarpışma hafifti. Akşam ateş kesildi, her tarafı bir sükûnet kapladı. Ertesi sabah alaca karanlıkta yine çarpışma başladı. Zaten gürültüyle öğrenmiştik. Bulunduğumuz yer bizim için çok müsait ve çok hâkim bir yer olduğundan çarpışmalar neticelerinde bir tek yaralı bile olmadı.

  MUHACİRLER GELİYOR Ertesi sabah erkenden köyün yanında ki ırmaktan yukarı bir kalabalığın geldiğini gören nöbetçiler hemen bize haber verdiler. Derhal kalabalığın ne olduğunu görmek üzere oraya koştum. Hakikatten bir karartı ırmağı takip ederek bize doğru ilerliyor, fakat gelenler hiçte düşman askerine benzemiyorlardı. Henüz gün iyice ağarmamıştı. Yanıma birkaç asker alarak (Mehmet ile Tahir)de yanımda ırmaktan aşağı inip gelenlerin kim olduklarını anlamak üzere ırmağı takip ederek indim. Ne olur ne olmaza karşı müdafaaya elverişli bir yerde siper alıp bekledik. Onlar geldiler ve köy halkı kadınlı çocuklu bütün köy halkı göç edip bize doğru geliyorlardı. Bir iki ihtiyardan başka içlerinde erkek denecek kimse olmadığı halde yanımıza geldiler. Zaten evvelce de demiştim ya elverişli olan erkekleri Ruslar alıp götürmüşlerdi. Muhacirler bizim bulunduğumuz yere çıktılar ve muhacirlerin yanımızda olduklarını raporla bildirdik ve yanımızda olan düzlükte serildiler. Ertesi gün bir kadın bana ağlayarak geldi, komşusu bir kadının çocuğunu yolda bıraktığını haber verdi. Derhal çocuğun Annesini çağırdım, geldi sordum: Çocuğunu nerde bıraktın ve neden geldiğin gibi bize haber vermedin? O da ağlamaya başladı ve köyden yürüdük. Biraz geldikten sonra ırmağın içinde bıraktığını söyleyince, soğukkanlılığımı muhafaza ederek yanıma Mehmet ile Tahir ‘i aldım, çocuğun Anne Side beraber olmak üzere ırmaktan aşağı atlayarak inmeğe başladık. Çocuğun bulunduğu mahal e gelince büyük bir taşın üstünde yüzü üstü kapanmış bir halde bulunan yavrunun hemen yanına sokulmadım. Çocuk korkar diye annesini yanına gönderdim. Benimse içim parçalanıyor, yerimde duramıyordum. Annesi çocuğu aldı ve bende yanına vardım çocuğu okşamaya başladım ve kucağıma aldım. Çocuk soğuktan bitkin bir halde ağlamış ağlamış,yarı ölü halde olduğu anlaşılıyordu.Annesi çocuğu kucağına alınca nefesi kısılmış,daima yutkunuyor ve morarmış çehresiyle bize bakıyordu.Çocuğu Annesine bırakmadım kucağıma aldım ve karargahımıza getirdik.Çocuktan çok ben ağlıyordum,çocuk ağlayamıyordu.Çay kaynattırıp içirdik.Yatırdık hemen uyudu.3-4 yaşlarında olan bu çocuk nur topu gibi bir yavru idi.Uyumasına bakarak gözlerimden akan yaşları bir türlü dindiremiyordum.Çünkü bende iki yavrumu evde bırakmıştım.Acaba onlar ne halde diye bu manzara gözümün önüne geliyordu.Bu defa Annesini yanıma çağırarak ona çocuğunu neden bıraktın diye sorduğumda,cevap olarak anlamadım daha sonra korktum dan dan başka bir şey söylemedi.Kendi çocuklarım hiçbir zaman aklımdan çıkmıyor ve olduğum yerde duramıyordum.Kadına temiz bir dayak attım ve salıverdim.

   MUHACİRLERİN HAYVANLARINI KURTARMAK İÇİN KÖYE BASKIN Muhacirlerin bütün hayvanları köyde kalmıştı. Bunları kurtarmak için düşünmek ve çareler aramak icap ed er. Çünkü hayvanları Ruslar alıp götürecek ve Türk malları ile Ruslar beslenmiş olacaktı. Bu kendi düşüncemizdi. Köylülere sorduğumuzda, irili ufaklı hayvanlarımız vardı köyde kaldılar getiremezdik dediler. O hayvanları kurtarmak ister misiniz deyince: Kazadan selametimiz için dua etmeğe başladılar ve kendiler ininde yardım edeceklerini söylediler. Evvelce yaptığımız gibi köye baskın yapıp hayvanları kurtarmak için plan yaptık. Emin beye sorduk: çok iyi fikir dedi ama çokta tehlikeli dedi. Ne olursa olsun hayvanları düşman elinden kurtarmaya karar verdik. Hemen harekete geçtik. Köye girecek olan ben olduğum için ağırlık benim üzerimde olduğunu biliyor ve hiçte tereddüt etmiyordum. Harp sahasına yaklaştıkça insan hayatının kıymeti ve insanların değeri azaldığından ve bunu yukarıda anlatmış olduğumdan ve cephede değil tam harbin içerisinde bulunuyorduk. Ölmekten ötesi nedir ki? Önceki gibi köyün karşısına geçerek şiddetli ateş etmeğe başladık ve yavaş yavaş ilerliyorduk cesur kadınlarında yardımıyla ahırlardan büyük küçükbaş hayvanları toplayıp bizim tarafa doğru sürükleyerek kazasız belasız karargâhımıza geldik. Hemen bir öküz kestirdik, etlerini Askerlere dağıtarak yine ateşler yandı. Herkes kebabı pişirip yemeğe başladı ki bu da bir âlem. Karargâhımızın etrafı köylülerle ve hayvanlarla o kadar kalabalık olmuştu ki adım atacak yer kalmamıştı. Sütlü ineklerden süt sağılarak bizlere de veriliyor ve günde bir hayvan kestirerek askerlere yediriyoruz.

  MUHACİRLERİN GERİ SEVKİ Gurup kumandanına vaziyeti bildirdik, rapor kumandana gider gitmez gelen emir: Muhacirleri hemen geriye yollanmalı. Muhacirlerin izniyle birkaç damızlık dana alıp geri kalanlarla beraber geri gideceklerini söyleyince hayvanların hepsini alın nasıl olsa bunlardan bize fayda yok, hiç olmazsa size faydası olsun dediler, biz aldıklarımızdan başka almadık, yürüdüler. Onlar gidince karargâhımız biraz olsun serbestlemişti. Et lazım odlumu hayvan kesiyoruz, süt lazım odlumu damızlıkları sağdırıyor sütünü içiyoruz. Oldukça rahatımız ve iaşemiz sağlanmış oldu, Askerleri aç bilmiyorduk çok şükür. Cephemiz oldukça geniş, kuvvetlerimiz de az olduğundan askerlerimiz geceli gündüzlü harp te ve nöbette bulunuyordu. Uykularını bile alamıyorlardı. Çarpışma var fakat çarpışmaya önem vermeyerek azda olsa askerlerimizi uyutalım, hizmetçilerle bizde beraber nöbet tutalım diye Emin beyle mutabık kaldık. Havada güzeldi. Benim ve onun hizmetçilere birer tüfek verdik, birer tüfekte biz aldık. Askerlere oldukları yerde uyumalarını söyledik. Biz cepheyi baştanbaşa dolaşıyor ve düşmanı teres sat ediyorduk. Düşmanın hafif ateşine mukabele dahi etmiyorduk. Askerler uyudu. Hizmetçiler gözetleme yerlerinde, bizde devamlı dolaşıyorduk. Gün epeyce ilerlemişti. Uykusuzluk çeken askerler öyle tatlı uyuyorlardı ki görmeye layık, bizimde gönlümüz rahat ediyordu. Fikrimiz akşama kadar uyutmak, Rusların ateşine ehemmiyet vermemekti. İleri hareketleri görülürse mecburi askerleri uyandırmak ve ilerlemeyi durdurmaktı. Ruslarda öyle bir hareket görülmediğini Emin beyle ben teras sut ediyorduk. Bir ara Emin Bey benim hizmetçimin bulunduğu yere gider nöbetçiyi uyurken bulur, tüfeğini alır ve yanına gitmemi işaret etti. Ben: Acaba Ruslar mı ilerliyor diye Emin beyin yanına koştum. Bizim ağayı uyandırdım, ne bu hal dedim, anlayamadığımdan başka bir şey söylemiyor. Bu kadar askerin hayatı ve cephenin anahtarı elinde olan bu anlamaza ne yapmalı diye Emin beyle istişarede bulunduk. Merhametli ve çok iyi kalpli olan bey, bunu öldürsek kanına değmez, buna kırk sekiz saat nöbet cezası verelim dedi. Eh bende kabul ettim. Kırk sekiz saat nöbet beklettik ve yanımdan da kovdum. Her gün çarpışan asker kardeşlerinin hayatını düşünmeyen kişi ye böyle ceza verdik. Biz bu cephede (28)gün kaldık. Yaratanımıza çok şükür ki bu müddet zarfında bir askerimizin burnu bile kanamadı ve başları dahi ağırmadı. Allah korudu, sakladı.

   BAŞIMIN ÜSTÜNDE PATLAYAN ŞARAPNEL Bir gün ormandan çıkıp askerlerin yanına giderken bir şarapnel başımın üstünde güm diye patladı. Tam başımın üstünde patladığında misket huzme si ileri doğru gittiğinden bana hiçte isabet etmedi ve bu isabetsizlik bir mucizeden başka bir şey değildi.

   BİR ALAY CEPHEMİZİ TESLİM ALDI Yirmi sekiz gün (113)kişi ile beklediği cepheyi bir alay gelip teslim aldı. Ve bize: Nereler ehemmiyetlidir? Nerelere nöbetçi bulundurmak icap ettiğini sordular. Alay kumandanı ile cephenin her tarafını gezdik ve icap eden malumatı verdik.(113)kişi ile bu kadar geniş cepheyi bu kadar zaman muhafaza ettiğimize hayret ettiler. Kumandan ve subaylarla cephenin her inceliğini göstererek teslim ettik. Bundan sonra orada işimiz kalmamıştı. Geri çekilip istirahat edecektik ve evvelce bulunduğumuz Nihah köyüne geldik. Hayvanlardan iki sütlü inek ile ikide öküzümüz kalmıştı, onları da beraberimize getirdik. Esas cephemizde günlü geceli çarpışma olduysa da neden di hiç yorgunluk duymadık. Adeta düşmanla çarpışmadan zevk duyuyorduk.

   NİHAH VE OLTU CEPHESİNDE Köye geldiğimiz ertesi günü Oltu cephesindeki veya geçit’indeki kıtaya iltihakımızın emri verildi. Yorulmadık dedim fakat istirahata geçince yorgunluk kendini gösteriyor. Emin bey bana acıdı ve kendisinin cepheye gitmesini ve benim köyde kalmamı ve onlara süt, yoğurt ve meyve yollamamı söyledi. Ben hizmetçimle köyde kalacağım, kararını verdik. Ben hizmetçimle köyde kaldım. Emin bey cepheye gitti, biraz olsun istirahat edecektim. Bir iki gün sonra köyden birisi geldi benden öküzleri para karşılığı istedi. Tabiî ki ona öyle bir şey olamaz dedim. Onlar Askerlerin istihkakıdır ben onları hiçbir suretle satamam ve satmam. Sütlerini sağıp cepheye gönderiyorum, icap ederse kestirip etlerini Askerlere göndereceğim diyerek herifi savdım. O da evet dedi, mademki Askerlerindir ben nedeyim dedi ve dedi ve(kalbinden ben onları alayımda gör)herif gitti. Hizmetçim den başka hayvanlara bakan birde asker vardı yanımda. Her gün hayvanları otlatıyor, akşama geliyor hayvanları yanımızda olan ahıra getiriyordu. Bir iki gün böyle devam ettikten sonra hayvanları otlatmaya götüren asker heyecanla bana: Bey öküzleri kaybettim, aradım aradım bulamadım, ikisi de kayıp oldu dedi. Bu askere canım çok sıkıldı ve ona yalvararak bu hayvanları kime verdinse bana söyle onları alayım, yoksa işin hiçte iyi olmaz, öldürürüm bile dedimse de asker yemin billâh ben bilmem den başka bir şey söylemiyor. Hayvanları çaldılar benim haberim yoktur diyerek beni kandırmaya çalışıyordu. Bu hayvanlar iyi koşu hayvanı olduklarından ben den para ile alamayınca işi bu şekilde çevirdiler ve askerden yok fiyatına aldıkları fikrinde sabittim ve öylede oldu. Hemen köy çavuşunu çağırttım ona vaziyeti anlattım ve bu hayvanlar askerin isti hakkıdır ve asker malıdır. Onlar cephede vatan ve millet için canlarını vermek üzere iken onların isti haklarını köyde kayıp etmek ve yiyecekleri etleri yok etmek katiyen olamaz ve bunları bulup bize teslim edeceksiniz yoksa siz düşünün. Benim kararım katidir, bunu iyice biliniz diye şiddetli bir izahta bulundum. Çavuş köyden bir iki kişi daha aldı ve bende beraber olduğum halde köyü aramaya başladık. Bir samanlığın yanına geldik birisi dedi ki bu samanlığı arayalım, samanlığa girdiler hayvanları otların arasından çıkartıp hep beraber bizim kaldığımız eve geldik. Askeri yanıma çağırdım: hayvanları niye sattın ve bize bu kadar sıkıntı verdin. O gene ben bilmemden başka bir şey söylemiyordu. Üzerini aradım para bulamadım, bulduğum paranın hiçte değeri yoktu.Birkaç mecidiye den başka bir şey yoktu.Hayvanları satıp para da almışsa başka yere sakladığına kanaat getirdim.Buna temiz bir dayak atarak cepheye gönderdim.Rahatlık gözünü tutmuş olacak ki işini bu raddeye getirdi,kendi günahı kendi başına diyerek yolladım.Ben köyde rahat ediyordum.Her gün askerlere süt ve meyve gönderiyordum,fakat içim rahat etmiyordu,canım sıkıldı,olduğum yerde duramaz oldum.Canımın bu sıkıntısını gidermek için öte beri tedarik ettim.Hizmetçime yükleyerek cepheye gittim.Orada çok daha rahat ettiğimden bir daha da köye dönmedim.Harp bir şey yoktu rahatım iyi idi,sadece devriye ve keşif vardı.Cephede eğleniyorduk.Günün birinde tabur kumandanı bana:Bir çavuş,bir onbaşı ve birkaç nefer al,atına bin köylere git,bize biraz ekmek tedarik et dedi.Ben:Beyefendi ben gidemem dedim.Biraz daha nasihat etti.Geri gitmek ateş hattından kurtulmak demek olduğunu da anlattı.Ben gene razı olmadım.Subay arkadaşlar işin ne kadar feci olacağını bana anlattılar fakat bizim kafaya laf girmiyordu.Çünkü olacak işler vardı.Ben onlara:Babam beni harbe gönderdi,köylerden ekmek toplamaya göndermedi,eğer babam benim ekmek topladığımı duyarsa evlatlıktan beni reddeder dedim,köye gitmeyi kabul etmedim.Benim akacak kanım damarları zorluyormuş haberim yok ki.Tabur kumandanı beni korumak istemişti.Kafkasya’nın fatihi olacakmışım gibi cepheden ayrılmadım.Kanımın dökülmesini ve canımın çıkmasını ister bir haldeydim.Tabiî ki askerlik vazife fakat lehimde olan bir teklifi kabul etmemek canım pahasına oldu.Her şeyin acemiliği olduğu gibi harbin de bir acemiliği vardı.Her ne kadar subay olduksa da harbin manevralarından hiçte haberimiz yoktu.İstikbalde gömülü olan felaketlere doğru hızla yol aldığımın hiçte farkında değildim.Dur da gör.

   KAR ALTINDA UYKU Nisan ayının on beşi olmakla beraber olduğumuz yerde ara sıra kar yağıyordu. Hava çok bozuk bir akşamdı. Yamçıma sarıldım başımın altına da bir taş koydum ve yattım. Uykusuzluk, yorgunluk haddini aşmıştı. Yattığım gibi uykuya dalmışım ve rahatça uyudum. Üzerime kar yağmış hiçte haberim yoktu. Yamçımın altında adeta terler gibi sıcaklaşmıştım. Uyanıp kalktığım zaman ne göreyim, üzerimde epeyce kar vardı. Bu halden şikâyetçi değilim. Belki de memnundum, çünkü başka bir ümit yoktu. Önüme çıkan fırsatlardan istifade yollarını bilemedim, istifade de beklemiyordum zaten.

  DÜŞMANIN TAARRUZ HAZIRLIĞI Cepheye gideli beri hiçbir çarpışma olmamıştı. Her tarafta sükûnet hüküm sürmekteydi. B u sıra düşman tarafında bir hazırlığın nişaneleri görülüyordu. Tabii bizimde buna karşı hazırlanmamız gerekti. Cephane aldırmak için iki mekkâre depoya gönderildi. Depo ise çok uzaktaydı. Sabahtan giden mekkâreler akşama ancak gelebilirdi.(Depo memuru da ermeni bir yedek subaydı.)Askerlerimizin elindeki tüfekler küçük çaplı olduğundan verilen pusulaya da küçük çaplı diye işaret konmuştu. Bu durumda dört sandık küçük çaplı mermi istemiş olduk. Depo memuru ise bize bir sandık küçük çaplı, üç sandıkta dokuzlu mermisi gönderdi. Gün ise akşam olmak üzereydi. Bir daha depoya adam gönderme imkânı da yoktu ve o gece düşmanın taarruzu da yüzde yüzdü. Ne çare iş işten geçmişti. El ovuşturmaktan başka çaremiz kalmamıştı. Tabur kumandanının hatası bu ki düşman her gün taarruz edecek diye ona karşı hazırlanmak icap ederken taarruz edeceği anlaşılınca hazırlanmak istemiş, buda olmaz ya. Eğer böyle olsa insan, telafi edilmeyecek zararlara maruz kalır. İşte bizim hazırlıkta öyle olmuş. Ne zaman düşmanın taarruz edeceği anlaşıldıysa o zaman cephanenin azlığını hatırlamış. Vaktiyle mermilerimizi zamanında hazırlanmış olsaydı, düşmana karşı hesapsız mermi kullansaydık önümüze çıkan felaketi önler ve muvaffakta olurduk. Biz zaten öyle işlerle alakalanamazdık, çünkü salahiyetimizin harici işlerdi ve bana karşı düşünceleri bir evlat gibi beni korur ve himaye etmek isterdi.

    DÜŞMANLA KARŞI KARŞIYA Gece olmuştu, elimizde olan kuvvetle icap ed en tertibat alındı. Subay postaları çıkarıldı, devriyeler hiç durmadan dolaşıyor elden geleni yapıyorduk, titizlik tam yerindeydi. Sabaha iki saat kala ilerde tek tük, tüfek sesleri duyulmakla düşman baskını başlamış olduğunu anladık. Ateş şiddetlenmekte ve bizim postaların geri çekilmekte olduğu, ateşin yaklaşmasından anlaşılıyordu. Önümüz orman fakat ormanın içerisinden her türlü vesait kolaylıkla hatta araba bile geçebilirdi. Sabah oldu her taraf ışık, her birimize verilen ödevi canla başla yapıyor, gözümüzü düşmandan hiç ayırmıyorduk. Sağ cenahta bulunan Teğmen Abdurahman efendinin yanına takviye olarak gönderildim. İki kutu da mermi alıp sağ cenaha giderken düşmanın şiddetli ateşine maruz kalarak etrafım düşman mermileriyle didik, didik oluyordu. Yağmur gibi mermiler üzerime geliyor, düşe kalka mahalline ulaşmağa gayret ediyordum. Bir mucize kabilinden canlı olarak Abdurahman efendinin yanına ulaştım. Ateş bütün şiddetiyle devam ediyordu. Askerlerimizin mermileri azalmıştı ve mermi diye sesleniyorlardı. Mermisi tükenene bir veya iki şarjör veriyor ve aman oğlum görmeden atma emrini de sık sık tekrarlıyorduk. Çünkü elde veya gelecekte mermi yoktur. Yanımda, sağımda, solumda ah vuruldum feryatları da yükseliyordu. Yaralıları beş on adım geri getirip toprak üzerinde yatırıyorduk. Biraz teselliden başka yapacak hiçbir çaremiz yoktu. Ancak ileriyi gözetmek ve düşmanı yok etmek için fırsat kolluyorduk. Ne yazık ki mermimiz bitmek üzereydi. Eğer biraz daha mermimiz olsaydı, doya doya düşmandan öcümüzü almış olurduk. Evvelce bulunduğumuz yer bizim için ne kadar elverişliydisede bu defada bizim için o kadar tehlikeliydi. O kadar biçimsizdi ki geri çekilmemize imkân yoktu. Sağımız yüksek dağ, solumuz düşman, arkamız ise uçurum dere, yani olduğumuz yerde erimekten başka çıkar yolumuz yoktu. Mermimiz bitti artık. Düşmandan ne kadar öldürebilirsek kardır diyerek kanımızın son damlasına kadar çarpışmak ve çarpışırken ölmek istiyorduk. Ben bu fikirde olduğum gibi arkadaşlarım da aynı düşüncede olduğuna inanmıştım. Bu anlayış bize kuvvet oluyordu.

    SÜNGÜ HÜCUMU Gün kuşluk zamanı olmuştu. Düşman merkeze epeyce yaklaşmıştı. Ateş şiddetle devam ediyor, Düşman süngü hücumu mesafesi gelmişti. Horraaaaa diye hücuma kalktı. Ben yanımda bulunan askerlerin ateşini hücuma kalkan düşmana çevirttim. Mesafe çok yakın olduğu için mermi soktuğu kadar düşman cesetlerini deliyor ve gözlerimizin önünde öyle kırılıyorlardı ki hücum safında boşluklar meydana geliyordu. Onlara karşı bizimkilerde hücuma kalktılar. Bir tarafta Allah Allah sedaları, diğer taraf tanda horraa sedaları yükseliyordu. Her iki taraf birbirine girmişti. Biz yine kalan az mermi ile cephemizdekilere ateşe başladık. Düşmanla aramızdaki mesafe çok azalmıştı. Cephanemizde kalmamış denecek kadar azalmıştı. Son nefesimizi yaşadığımızın farkında değildik. Çünkü bir âlem, tasvir edilmeyecek bir manzara. Merkezdeki uğultu yavaş yavaş azalıyor, biz ise önümüzdekilerle savaşıyor gözümüzü onlardan ayıramıyorduk. İkiyüzü geçmeyen mevcudumuzun karşısında, binikiyüz mevcutlu bir piyade taburu, dört ağır makineli tüfek, bir Alay da kazak süvarisi ile karşı karşıya muharebe ediyorduk ve saatlerce savaştık. Karşımızdaki düşmanın çoğunu da geberttik. Eğer mermimiz olsaydı onların hepsinin hakkından geleceğimize hiç şüphe miz yoktu. Ne yazık ki mermisizlik bize çok pahalıya mal oldu. Canlarımızla vatan vazifemizi ödemiş olduk. YARALANMAM Merkezi işgal eden düşman makineli tüfekleri ile bizi çapraz ateşe aldılar. Canlı olarak kurtulma çaremiz kalmamıştı. Son gayretimizi ve son mermimizi düşmana karşı kullanmak ve bir miktar daha düşman öldürmek istiyorduk. Her atiğimiz mermi bir düşmanı haklıyordu. Çünkü bizde hayat ümidi kalmadığından, cesaret değil delicesine hareket ediyorduk. Yalnız ben değil bütün orada bulunanlar aynı fikirde ve aynı düşüncede idi. Ne yazık ki yan ateşine maruz kalan bir avuç kuvvetimiz erimeye başlamıştı. Birer ikişer vuruluyor ve cephemizde boşluklar peyda oluyordu. Buna rağmen bizde hiç ölüm korkusu gelmemiş, ancak karşımızdaki düşmandan bir tane olsun cehenneme yollamayı düşünüyorduk. Çapraz ateşe tutulduğumuz, makineli tüfek taramasına yakalandım. Önce elimden, saniyesinde ayağımdan yani baldırımdan isabet eden mermiler beni de yere serdiler. İşte bende vuruldum. Yaralarımın ağır olduğunu anlıyordum. Bulunduğumuz yer uçurumun üzeri olduğundan bir yığın et halini alan vücudum kudret ve takat tan kesildi, uçurumdan aşağı yuvarlanmaya başladım. Benim bu yaralanmam o anda canlı kalmamı bana kazandırdığını anlayarak yuvarlanırken bazı takıldığım yerlerden kendimi atarak taaaa dereye kadar indim. Yaralı olduğumdan yuvarlanırken çok acı duydum. Evvelce yağan karların dereye kayması ile birlikte aşağıdaki karların üzerine düştüm. Yukarda savaş yine devam ediyordu. Arkadaşlarımın ne olduklarını bilemediğim gibi onlarında benden haberleri yoktu. Ne kimseyi görüyor nede kimseler beni görebiliyordu. Yaralarımın tesiri ile beni öyle bir ateş, öyle bir hararet aldı ki tahammül edilemeyecek dereceye gelmişti. İstersen tahammül etme. Yaralanmam ve yuvarlanmam vücudumu o kadar sarsmıştı ki kımıldayacak güçte değildim. Karların erimesiyle biriken suyu görünce hararetimi giderir düşüncesiyle su ya doğru kendimi atmak istiyordum. Fakat bu çok zor bir işti. Nihayet çabaladım, uğraştım kendimi suyun içerisine attım. Hararetimi gidermek için içtim, itçimde içtim. Su çukur bir yerden aktığı için bu defada dışarı çıkmak bir mesele oldu. Suyun kenarına çektim kendimi. Böylece dakika, dakika hararet geliyor bol, bol su içiyordum. Sabahın alaturka saatin ikisi idi(Taze kuşluktu).Yaralarımdan akan kanlar suyun rengini değiştiriyor ve kızartıyordu. Muharebe yerinden seyrek, seyrek tüfek sesleri geliyor, hemen hemen sükütlemek üzere olduğu anlaşılıyordu. Hiç bir ses işitilmemeye başladı. Akşama kadar aynı yerde, aynı vaziyette kaldım. Fakat üst baş perişan bir halde, bir taraftan su diğer taraftan kan, üzerimdeki elbiseler branda halini almıştı. Akşam olunca öteye çabaladım, beri çabaladım güç bir halde sudan çıktım. Ama nereye gidecektim ve hangi güçle yürüyecektim. Sabahtan akşama kadar yaralı ve ıslak halde olan vücudum perişan bir halde kendi başıma kalmış güçsüz takatsiz bir halde duruyordum. Hava kararmış gece oluyordu, ne yapacaktım nereye gidecektim. Taşların üzerinde yatıyor düşünüyordum. Aslında düşünmek değil de şehit olmayı bekliyordum. Ölüyordum tabii ölecektim, hiçte korkmuyordum. Fakat Allahın yerinde derenin içi bir yer, insan yok cin yok fakat hayattan nede olsa ümit kesilmiyor. Çeşitli, çeşitli hülyalar kuruyor, ancak düşüncelerim tabii bir hülyadan ibaret kalıyordu. Münasip bir yerde geceyi geçirmeye bakıyordum. El tutmaz, ayak tutmaz, yürüme kudreti yok oldukça dar gün değimli? Düşman etrafı sarmış oda en büyük bela. Bu hal az gelmiş gibi sabaha karşı lapa, lapa kar yağmaya başlamaz mı? Yüzüme düşen kar tanelerinin her biri bir tabanca kurşunu gibi tesir ediyordu. Mendilimi yaralı elime sardım ve başımdaki kukulanın da kolunu yüzüme örterek kendimi kar tanelerinin tesirinden kurtarmaya çalışıyordum. Bu şekilde sabahladım, gün açtı kar yağışı da durdu. Fakat benim bu halimi bir defa göz önüne alırda düşünürseniz tüylerinizin ürpermeyeceğini zannetmiyorum. İkinci gün de oldukça sakin geçti. Yattığım yerden görebildiğim kadar etrafa bakıyor ve ümitli hülyalar kuruyor en nihayet ikindi zamanları olmuş aynı halde kalmış duruyordum. Vücudum donmuş bir kütük halini almıştı. Orada ve aynı hal üzerinde şehit olacağımı kanaat ettim. Son nefesimin ne zaman geleceğini bekliyor şahadet ediyordum. Ara sıra saatime bakıyor gene de akşamı bekliyordum, daha doğrusu son nefesimin gelmesini bekliyordum. Mübarek tatlı ecel nerede kaldın, bir an evvel gel de rahata kavuşayım. ESARET Ben hülyalara dalmış yatarken aşağı taraftan bir ses duydum ve o tarafa baktım, ne göreyim? İki Rus Askeri süngülü tüfekler ellerinde bana sesleniyorlar. Ah yinemi mi Rus: İçimde bir heyecan ki son haddini bulmuş. Ruslara baktım ve yine yattım. Başımı taşların üzerine koydum eskisi gibi uzandım. Yine bağırdılar: Mendil ile sarılı elimi kaldırdım gösterdim, yine yattım. Çünkü başımı havada tutacak güçte değildim ve olsam bile canı çıkmış kuzunun kurt tan korkusu olur mu? Hiç. Ruslar tüfeklerini bana doğrultarak ilerlemeye başladılar. Ruslarla aramda epeyce mesafe vardı, bu mesafeden istifade ederek canımdan çok sevdiğim beylik tabancamı kayışı ile birlikte sağlam elimle çözerek taşların arasına yerleştirdim ve sakladım. Ruslar benim yaptığım harekete hiçte vakıf olamadılar. Allahtan olacak tabancamı saklamak için yerde müsaitti. Yaralıydım, ölmemiştim, fakat ölmüşten fena bir vaziyette o an ne kadar acı ve acıklıydı, düşünün ve takdir edin. Ben böyle bir haldeyken Rus askerlerinin benden korktuklarını hal ve hareketlerinden anlıyordum. Vaziyetleri bunu gün gibi gösteriyordu. Rus askerlerinin parmakları tetikte olarak yanıma geldiler. Bir sabahın ikisinden ertesi günün ikindisine kadar üç yara almış ve yuvarlanarak yaradan başka berelenen vücudumda kımıldayacak kudret kalmamıştı. Üstelik başıma kar yağdı ve her tarafım ıslak. Otuz dört saat bu halde kalan vücudumdan ne hayır beklenir. Nede olsa can tatlıdır. Benimkide tatlıydı amma ölümden korkum yoktu. Ancak bu pis Rusların eline geçişim ve canlı olarak kalmama yanıyor ve çok müteessir oluyordum. Rus askerleri yanıma geldikleri zaman bana karşı kullanmak istedikleri tüfeklerini yere attılar. Beni koltuklarımdan tutarak kaldırıp oturttular. Uyuşmuş ve soğumuş olan yaralarım sallanınca öyle bir acı duydum ki bağırdım. Bu defa usulca tutarak birisi arkamda durdu, diğeri ise göğsümün düğmelerini sökerek ceplerimi aramaya başladı.(Keçi can derdinde, kasap yağ derdinde)kabilinden ben can verirken onlarda para vesaire arıyorlardı. Ordunun emri ile omuzlarımdan çıkarıp ta cebime koyduğum apoletlerimi cebimde buldukları zaman (ofis er)yani zabit diyerek bana karşı biraz daha kibarca harekete başladılar. Apoletlerimi omzumdaki yerlerine taktılar. Bir subay kıyafetine girmiştim. Ceplerimde para, saat ne bulduysalar hepsini aldıktan sonra tüfeklerini sedye gibi yaparak beni tüfeklerin üzerine yatırdılar. Beni havaya kaldırınca ayaklarım asılınca ayağım çok ağırdı, canıma battı feryat ettim. Çünkü çok ağrı duydum. Bu defa birisi kaldırdı ötekinin arkasına verdi, yokuştan yukarıya tırmanmaya başladılar. Vücudum hareket edince hararet tekrar geldi ve sanki yanıyordum. Birisi bırakıp diğeri alıyordu. Yanımızda gördüğüm kar parçalarından işaretle istiyor onlarda bana veriyordu. Bende yumak yumak karları yiyor ve hararetimi gidermeye çalışıyordum. Yol çok dik olduğundan Rus askerleri beni götürmek için çok zorluk çekiyordu. Nihayet düdük çaldılar. Karakollarından yardım istediler. Kendileri yine yollarına devam ediyorlardı. Karakollarından birkaç Rus askeri geldi beni getirenlerle bir şeyler konuştular ve hep birlikte karakollarına götürdüler. İşte esaret işte zül met. Bu anda bütün benliğim ve hürriyetim elimden alınmıştı. Bu arada karakoldaki Rus askerleri benim etrafıma toplandılar. Bir gün evvel onlarla boğaz bağaza dövüşürken ve kılına kurşun atarken şimdi aynı vak’a yerinde onların elinde esir bulunduğuma inanamıyordum. Rusların karakollarında iken yine bende yüksek hararet kendini gösterdi. Onlardan su istedim. Bana bir bakraç su verdiler. Bakracı ağzıma dayadım ve doya doya içtim. Halime acıyan bir tavırla beraber yanıma yaklaşan Ruslar bir şeyler söylüyordu. O hallerinde bana acıdıklarını hissediyordum. Evvelce kumandanlarına haber vermiş olacaklar ki bir posta neferi geldi bir şeyler söyledi ve hemen beni omuzlarına aldılar ve yürüdüler. Düz bir yere geldiğimizde kolunda salıb işareti taşıyan bir Rus beni bir çadırın üzerine yatırdı ve sıhhiye çantasını açarak çıkardığı sargı bezleri ile yaralarımı sarmaya başladılar. Evvela elimi bağladı sonrada kandan muşamba haline gelen pantolonumu keserek ayağımdaki yaraları sarıyor ve bana hiç ağrı vermemeye çalışıyordu. Yaralarım sarılınca yatmakta olduğum çadırın dört ucundan birer nefer tutup kaldırdılar ve yürüdüler. Kumandanın yanına gidiyorduk. Yukardan aşağı eli bastonlu birisi önlerinde olduğu halde bir kalabalık geliyordu. Beni yere koymadan evvel kumandan, sonrada yanındakiler yarasız elimi sıktılar. Kumandan emir verir bir tavırla, bir şeyler söyledi. Beni yere koydular. Hava soğuktu. Yanımda bir ateş yaktılar. Subaylar etrafta kalmak üzere kumandan yanıma geldi. Yanındada bir asker vardı. Kazanlı bir Türk’tü. Bize tercümanlık yapacaktı. Evvela benden askeri kuvvetimize dair söz almak istedi. Fakat ben: Bilmiyorum halimi görmüyor musunuz ölüyorum. Hakikatten bendeki hal de ölmek üzere olduğum hissini veriyordu. Bir şey söylemediğimi gören kumandan askerlere bir şeyler emretti ve gitti. Kazanlı Türk neferleri yanımda kaldılar. Çay, Ekmek, peynir, tereyağı getirip beni kendi elleriyle yedirdiler, çay içirdiler. Rusya’daki Ermeniler esir Türk’lere çok fenalık yaptıklarını kazanlı Türk’ler bana söyledi ve kumandana söyle bizi senin muhafızın olarak göndersin, biz seni iyi güzel muhafaza ederiz dediler. Yoksa Ermenilerden çok fenalık göreceğimi bildirdiler. Az sonra kumandan geldi ve iki katır arasındaki yerleştirilmiş sedyeye yatırıldım. Ben kumandana: Bu Türk’çe bilen askerleri benimle beraber verirseniz çok memnun olurum, belki bana Ermeniler fenalık yapar diye söyledim. Fakat kumandan bana: Mazur gör bu askerler devamlı benim yanımda kalıp bana tercümanlık yapacaklardır. Olur ki arkadaşlarınızdan düşen olur tercümansız sıkıntı çekerler, size verecek olduğum muhafızlar emniyetli olarak gideceksiniz endişen olmasın diye tercümanla bana söyletti. Tercüman’ın söylediğine göre, komutan beni götürecek askerlere: Bu Türk subayı ağır yaralıdır bizim düşmanımız değil misafirimizdir. Ermeniler ise Türk’lere amansız düşmandırlar. Bu hastayı Oltu hastanesine götüreceksiniz dedi. Ve beni yolcu ederken kumandan elimi sıktı. Yanındakilerde elimi sıkarak ayrıldık. Yatırdıkları sedye, altta bir velense ve ufak bir yastık, birde battaniye örttüler. Sedyeninse kapağı vardı, kapağında kapadılar yola revan olduk. Ben ise sıcak yeri bulduğum gibi uyumuşum. Aslında uyku değilde baygınlık geldi bana. Yanımda iki muhafız iki tanede mekkâreci olarak gidiyorduk. Akşam kararmak üzereydi uykum gelmişti, yolda bir Rus karakoluna geldik ve orada kaldık. Sedyemle beraber beni indirdiler bir divan gibi sedyemde yattım. Çay içirmek için beni uyandırdılar ve çay içirdiler. Karakol sisli bir yerdi, her neyse o akşam orda kaldık geceyi geçirdik. Sabah olunca sedyemle beni yine katırların arasındaki yerime koydular yine yola koyulduk. Birkaç saatten beri vatanımdan uzaklaşmaktayım, bir daha ya nasip. Yol almış ufuklara doğru gidiyorduk, fakat memleketime doğru değil düşman memleketine doğru yol alıyor hemde yaralı ve esir ne kara günler o günler. Adını bilmediğim dağın Oltu tarafına döndüğümüz zaman kalabalık bir ermeni kafilesinin nakliye koluna rastladık. Ermeniler benim Türk olduğumu anladılar ve üzerime hücum edercesine yanıma gelmek istediler. Rus askerleri ile Ermeniler arasında Rusça bir münakaşa oldukça şiddetlendi. Muhafızlarım kumandanlarından almış oldukları emri yerine getirmek üzere kimseyi yanıma bırakmak istemediler. Ermeniler zorladı, nihayet Rus askerleri tüfeklerine davranarak biraz daha ileri giderseniz ateş edeceğiz diye katı kararlarını bildirmiş olacaklar ki (emniyetler açıldı) ve diz çökerek sert sert sözler sarf ediliyordu. Bende gidişatı sedyemin kapak aralığından seyrediyordum. Ermeniler işlerinin kötüye gittiğini anladılar ve uzaktan uzağa ağır küfürler ediyorlardı. Biz gidiyorduk onlar oldukları yerden bize baka kaldılar. Namussuzlar fırsat bulsalar beni çiğ çiğ yiyeceklerdi. Rus kumandanının katı emri ve Rus askerlerinin cesareti beni pis Ermenilerin hücumundan kurtardı, yoksa işim dumandı. Esir olmakla beraber hayatım emniyetteydi ve yarım saat sonra Oltu hastanesinin kapısına gelmiş olduk. İçeri girince doktorlara haber verildi ve beni içeri aldılar, doğruca ambulans yerine getirdiler ve.

   OLTUHASTANESİNDE Ermeniler fırsat bulsalardı beni paramparça edeceklerdi. Bakışlarından gazap akıyordu, bu halden anladığıma göre Ermenileri Ruslarda hiç hoş görmüyorlardı. Ermenilere dost değil düşman gözüyle bakıyorlardı. Hastanenin acil yerinde sedir üzerine yatırıldım. Evvela berber geldi bütün saçlarımı makine ile kesti, hastane çamaşırı giydirildim. Yaralarımı pansuman ettiler sardılar ve koğuşa getirip yatırdılar, çorba içirdiler. Ben ise son derece bitkin bir haldeydim. Vücudumu dayanılmayacak bir ağrı sardı, feryada başladım. Morfin yaptılar tesir etmedi, ayaklarımı sıcak suda banyo yaptılar, ağrılarım yavaş yavaş azaldı ve uyudum ve hatta baygın bir halde kaldım. Uzun boylu daldım ki gözlerimi açtığım zaman yanımda yatan Rus asker yaralılarından yanımda bir tane yoktu. Aynı yataklarda başkaları yatıyordu. Baygın dalışım herhalde biraz uzun sürdü ki hastanede hastaların değişmesi bunu gösteriyordu. Bu suretle otluda birkaç gün kaldım.

     PENEK HASTANESİNDE Bir sabah erken saatte sıhhiye otomobiline beni bindirdiler salıbı amer’in penekte olan hastanesine nakledildim. Sedyemi otomobilin tavanında kancalara taktılar ve rahatça naklettiler. Fakat bu sıra hem yaralarımın tesiri ve hemde tifo hastalığının şiddetlenmesi vücudumu çok sarsmıştı. Yaralandığımdan beri tutar yerim olmadığı gibi çok bitkin, parmak oynatacak kudrette değildim. Penekte ki hastanede bir karyolaya yatırıldım, yanımda Türkçe bilen bir kişi yoktu, ancak bir Bulgar esir vardı onu getirdiler onunla biraz konuştuk. Bu konuşma ile biraz olsun ferahlandım. Hem esir hemde çok ağır hasta olan üstelik yanında olanlarda düşman, onlarla da konuşamazsa onun ne kadar gariplik çektiğini ve sıkıntısının ne olduğunu anlamak güç olmazsa gerek. Hastalığım çok ilerlemişti, gece olur gündüz olur ne düşündüğümün farkına bile değilim.

   RUS KIZI VERA YANIMDA Akşam karanlığı basmış olacak ki elektrikler çoktan yanmıştı.15–16 yaşlarında bir kız gelip üzerime kapandı.(Türk zabit kardeş)sözünü tekrarlayıp duruyordu. Bu kız kimdi, ne istiyordu, beni nereden tanıyordu? Bilmiyordum ve bilemezdim de. Bulgar la beraber gelmişlerdi. Bulgar a sordum bu kim beni nerden tanıyor ve ne demek istiyordu. Bulgar benim söylediklerimi Rus kızına anlattı. Kız: adının Vera olduğunu, ve donkoberne torunun kızı olduğunu ve kızıl haç hastanelerinde fahri olarak insanlığa hizmet etmekte olduğunu ve bu ödevle (Sarıkamış)hastanesinde çalışırken sarı kamışın Türkler tarafından alındığını ve Türk ordusunun sarı kamışı işgal ettiği zaman bende Türklere esir düştüğümü ve Türk askerleri tarafından götürülmekte olduğumu ve bir Türk subayı beni askerlerin elinden aldığını ve o esnada Enver Paşa da sarı kamışta olduğunu, Türk subayı beni Enver Paşanın yanına getirdiğini, ve Enver Paşada bana çok iyi muamele ettiğini ve bana: Seni Rusya’ya gönderirsem Rusya’da ki Türk yaralı hastalarına iyi bakacak mısın dedi. Benden cevap almadan: Seni Rusya ya göndereceğim sende Türk yaralı hastalarına iyi bakacaksın değimli? Dedi ve bir subay postasıyla beyaz bayrak çekerek Rus ordusunun bulunduğu yerden hududu geçtiklerini ve Ruslara teslim edildiğini söyledi ve gözleri yaşardı. Böyle iyilik yapılan bir kimsenin sözüne nasıl muhalefet ederdim ve zavallı esaretin ne olduğunu bizzat tadını tattığını ve söylerken de ağladığını gördüm bende müteessir oldum. Rus kızı esaretin acısıyla bir zaman kıvranmıştı, hareketi onu gösteriyordu. Tekrar hüviyetine kavuşmasına sebep olan Türk subayını hatırlıyor ve o sevinçle bana karşı coşkun bir tavır takınıyordu. Hakikatten Türklerden gördüğü iyiliği bana karşı yapmak istediğini bütün hareketleriyle anlatmak istiyordu. Yinede Türk zabit kardeş sözünü tekrarlıyordu beni de arasıra okşuyordu. Hastalığım son haddini bulmuş, yaralarımın tesiri, Tifonun ilerlemesi vücudumu çok sarsmıştı, bitkin bir haldeydim. Kızcağız yanımdan hiç ayrılmıyordu ve mütemadiyen nabzıma bakıyordu. Ateşim 45 dereceyi bulmuştu ve ateşler içinde yanıyordum. Kızcağız geceleri saat bir elinde nabzım bir elinde sabahlara kadar hiç uyumadan başucumda oturuyor hiç ayrılmıyordu. Hastalığım şiddetini muhafaza ediyor, aklım gitmiş biran için yanımdan ayrılmıştı.

     HADEMEYE SALDIRIŞ Tifonun yüzünden aklıma gelen hafiflikten ne yapacağımı bilemiyordum. Hademelerden birisine: Bana terlik getir diye işaretle anlattım, o anda konçları kesilmiş ökçeleri nalçalı iki terlik kundura getirdi. Yere koymalarını işaret ettim, hademede kunduraların birini yere koydu diğerini kaldırdı ve elinde tutuyordu, onuda yere koymasını işaret ettim bu defa elindekini yere koydu yerde olanı eline aldı. Elindekini yere koy diye işaret ettim bu defa elindekini yere koydu yerdekini eline aldı, bu vaziyet karşısında hademe haklıydı çünkü benim bir ayağım alçıda olduğundan tabii o ayağa terlik giyemezdim. Zaten ayağa kalkacak vaziyette de değildim, yatakta serili duruyordum. Halimi gören hademe bir ayakla iki terlik giyilmez diye birini yere koyuyor diğerini alıyordu. Bende ise düşünecek muhakeme edecek kudret olmadığından her iki ayağımda sağlammış gibi terlik giyip dışarı çıkacağımı zannediyordum. Hademenin bana izin vermediğini düşünerek hiddetlenmişim ve terliği aldığım gibi herifin kafasına budur diyerek alnına indirdim. Hademenin alnından kan akmaya başladı kanı görünce benimde aklım başıma geldi. Aklım başıma geldi ama iş işten geçti. Kunduranın ökçesindeki demir alnında ay gibi bir resim yaptı. Ben yatağımda uzandım Rus’un hareketini gözetliyordum. Hademenin alnı kanlanınca üzerime hücum etti ve yatağımın başına dikilerek beni öldürmek istediğini anlıyordum çünkü hareketi onu gösteriyordu. Bir esir tarafından başının yarılması ve kan akmaya başlaması adamı deli ediyordu. Onun hareketi doğrudan doğruya beni öldürmekten başka bir şey değildi. Hastanede yatan Rus hastaları feryat ediyor bir taraf tanda Vera’ya haber yollamaları beni o an için ölümden kurtardı. Yoksa ölüm muhakkaktı çünkü adamın gözü kararmış beni öldürmek için bir alet aradığı belliydi. Vera yetişti ve kapıdan içeri girince hademeyi başımda dikilmiş görünce feryat etti ve bağıra bağıra yanıma geldi. Hademe geri çekildi. Az sonra başhekim geldi, Veranın vaziyeti başhekime anlatması üzerine başhekim: Derhal hastaneden uzaklaştırılıp cepheye gönderilmesi için emir verdi.(bir hastaya nasıl olurda öldürmek kastıyla hücum edilir)hem yaralı ve hemde tifolu bir hasta. Tifonun en şiddetli ve ateşli zamanında ona karşı yapılan en küçük bir tecavüz hiç affedilmez bir suçtur dedi ve derhal toparlanmasının emrinin tekrarlanması işin ciddi olduğunu anlatıyordu. Başhekim çıktı gitti. Hâlbuki hademe hiçte haksız değildi. Yapmış olduğu bu hareket te cehaletine sayılabilirdi, lakin gerek hastalar ve gerekse doktorlar yaralı, tifolu ve esir bir hastaya asla soğuk bir yüz göstermek te bir suç sayıldığı kanaatindeydiler. Hademenin doktorlara ve Vera ya yapış olduğu yalvarmalar hiçte yer kesmedi. Aradan birisi: Türk subayını kandırırsanız o sizi affettirebilir. Sözünü hademeye fısıldadılar. Hademe hemen geldi bana yalvarmaya başladı ayaklarıma kapanarak karyolamın demirlerini öperek yalvarıyor. Hem ağlıyor hemde söylüyordu. Bulgar neferini de getirtip bana söylediklerini tercüme ettiriyor, bana değil çocuklarıma ve karıma acı. Galiçyada olan askerlerden bir tanesi geri gelmiyor, Almanların karşısında Rus ordusu: Tarladan buğday biçer gibi biçiliyor, çocuklarım yetim, karım dul kalacak diyerek ağlamasına devam ediyordu. Buna karşı ben ne yapabilirdim hiç. Eğer mümkün olsaydı affettirebilseydim tabi affetmektim fakat sözümü kim dinler dedim. Eğer benim dediğim tutulursa ebedi burada kal, fakat bende iş yok ki. Alman cephesinden seni kurtaracak ben isem evet dedim. Gitme gel seni affettim dedim. Cepheden geri kalmana ben karışamam,biraz evvel beni öldürmeye teşebbüs eden Rus neferi öyle bir sevindi ki ve beni öyle bir kucakladı ki ve bu arada bağırmaya başladı.Bağırarak çıkıp gitti,herhalde başhekime gitmiş olacak.Az sonra başhekimle Vera kapıdan göründüler ve yanıma gelip karyolamın etrafına toplandılar. Başhekim bana: Hademeyi affettinizmi? Diye tercümanla bana söyletti ve benim ne haddim? Ben hasta bir esirden başka bir şey değilim. Salahiyetli bir adammışım gibi bana hitap ettiğinizden dolayı sizlere teşekkürler ederim. Nazikâne hareketinize müteşekkirim. Beni hür bir subay gibi nuhattap ettiğinizden, sizin nezaketinizi gösteren bir anlayıştır ve insani hareketinizden dolayı da ayrıca şükranlarımı arz ederim. Askeri Allah korusun ve çocuklarına bağışlasın. Bulgar bizim söylediklerimizi aynen başhekime tercüme ediyordu. Bunun üzerine bütün hastalar, başhekim ve Vera da memnun olduklarını çehrelerinden anlaşılıyordu. Buna karşın bende sevindim bile. Başhekim hademeyi çağırttı ve ona: Türk subayına çok iyi hizmet edeceksin ve çok da dua eyle ki seni kurtardı. Bu hareketim onlarında çok hoşuna gitmiş olacak ki ondan sonra bana karşı olan vaziyetleri bütünüyle değişti ve çok güler yüz gösterdiler. Esaretin cilvelerinden bir de bu suretle karşıma çıktı ve beklenmedik macera oldu. Benim maceralarım biri birini takip ediyor. Encamı hayırlı olmasını Allahtan dilerim.

    İYİLEŞMEYE YÜZ TUTTUM Hastalığım yavaş yavaş iyileşmeye yüz tuttu, azda olsa kendime gelmeye başladım çok şükürler olsun. Fakat günler bir türlü tükenmek bilmiyordu ve sabahlar akşam, akşamlarda sabah olmuyordu. Hastalığım geçmekte fakat can sıkıntısı hiç ta azalmıyordu. Çünkü kimseyle konuşamıyordum. Hastanede yatanların hepsi de Rus, yalnız Vera vardı benim kaderime ortak oydu, lakin onunla da konuşmakla değil işaretle anlaşıyorduk. Yalnız Bulgarlıyla konuşabiliyorum ama tabiî ki her zamanda yanıma gelemezdi işte bendeki hüzün hiçte azalmıyor ve aynı kuvvetini muhafaza ediyordu. Bulgar da benim gibi esirden başka bir şey değildi. Hiç olmazsa yanımda bir Türkçe bilen olsaydı onunla konuşsam dertleşsem belki biraz daha rahat ederdim ve onunla meşgul olurdum. Garip bir düşünce: Kars’a gidersem ve orada birçok Türkçe bilenlerle birleşiriz ve konuşuruz düşüncesiyle beni Kars’a gönderin diye adeta yalvarıyordum. Vera bana: Olma olmaz diyor ve seni tamamen iyi edeceğim, ondan sonra paşa babama götüreceğim diye yalvarmalarıma cevap veriyordu, ben ise sözüme ısrar edip duruyordum. İllaki Kars’a gitmek fikrim hiçte sarsılmıyordu. Vera’ nın rızasını almak için elden gelen yalvarmaları yapmakta kusur etmiyordum. Beni Kars’a gönderin yalvarmalarımla acınacak bir hal alıyordum. Vera ise yalvarmalarıma kulak asmıyor, asmak istemiyordu çünkü SARIKAMIŞ ‘ta Türk subayından gördüğü iyiliği bana yapmak istiyordu. Aradan epeyce zaman geçmişti, bende iyi olmaya başlamıştım ve birkaç Rus’ça kelime de öğrenmiştim. Sih atim biraz düzelince Vera bana Rus’ça kelimeler öğretiyor, çat pat Rus’ça konuşabilir duruma geldim, daha doğrusu kendimi eğlendirmek için düşünüyor olduğumu anlayan Vera her öğrettiği kelime ile beni konuşmaya ve konuşturmaya uğraşıyor ve eğlendirmeye çalışıyordu. Lakin Vera’nın eğlendirmeleri bana can sıkıntısı veriyordu. Düşüncesizlik bu ya illede Kars’a gitmekten başka bir şey düşünmüyordum. Başka söz kulağıma girmiyor, adeta lala olmuştum. Eğer bende biraz olsun düşünce olsaydı oradan değil ayrılmak orada kalmak için birazda yalvarmam lazımdı. Kars’ta sanki babamın evi vardı, oraya gidersem esaret kahrı çekmeyecekmişim, ne biçim düşünce garip değimli? Buna rağmen oradan ayrılmağı bir zafer olarak telakki ediyordum. Ne kadar ters düşünce, hizmetim son haddinde, bakımım fevkalade, Vera yanımda, daha doğrusu rahatlık gözümü tutmuşta başıma gelecek felaketlerin bir an evvel gelmesini istiyordum. Kars dedim taşa dişledim. Bir gün yine bu mevzu üzerine Vera’ya yalvarırken kızcağızın canı sıkılmış ve bana: Yapma sonra pişman olursun, daha beni ve burası gibi yeri bulamazsın, pişmanlığın ancak kendi içini yakacak. Önünde hürriyet yoktur, gel etme buradan ayrılma ve gitmeyi arzu etme dedi. Bunun sözleri kulağıma girmedi bile. Çünkü çok bezmiş ve sıkıntılı bir haldeydim. Başa gelen çekilir dedim. Nihayet Vera’yı kandırdım, daha doğrusu(bezdirdim)ve bu bezdirişi bir muvaffakiyet telaki bildim ve sevindim. İnsan ilerisini görmeyince ve yahut ta düşüncesinde noksanlık olduğunda başına gelebilecek felaketleri muhakeme ile kestirmesi bir anlayıştır. Bu anlayış olmazsa sıkıntılı anlarında be bana ettim den başka ne diyebilir, hiç.

   MERDİNİĞE HAREKET Bir gün Vera bana: Dediğini yapacağım fakat sonra muhakkak pişman olacaksın. Şimdi ne suretle canın isterse öyle yap: Görüyorsun ya başhekim de seni çok koruyor ve gözetiyor. Hastaneye geldiğinde evvela senin halini soruyor. Ona diyeceğin şeyi bana damı diyemezsin. Her gün seninle beraberim. Bütün işim gücüm senin gönlünü ferahlandırmaktır. Çünkü senin arkadaşlarından çok iyilik gördüm. Onun karşılığını sana yapmak istedim dediğimde bana cevap bile vermedin. Bana söz tesir etmediğini anlayan kızcağız, öyle ise başhekime söyleyeyim ve seni yarın MERDİNİĞE götüreyim dedi. Kendi günahın kendi başına. Ben ise dalmış olduğum gaflet uykusundan bir türlü uyanamadım. İstik balımda gömülü olan esaret ve işkence zülmetini bilemediğim için gönderileceğimi söyleyen Vera ya teşekkür bile ettim. Başını salladı ve ilave etti: Sana büyük bir iyilik edecektim fakat nasip olmadı, yine duacınım inşallah bu günleri aramazsın. Artık gidecektim sevindim ve yüzüme gülmek geldi. Eğer başıma gelecekleri bilseydim gülmek değil ağlamak icap ederdi. Ertesi gün Vera başhekimle beraber geldiler ve başhekim bana: Gitmek istiyorsanız öyleyse her şey hazır, sizi MERDİNİĞE gönderiyorum herhalde buradan memnun olarak ayrılıyor olduğunuza kanı im. Az sonra iki katır arasında ki sedyeye yatırıldım ve başhekim tarafından uğurlandım. Vera: Meşinden bir ceket, bir pantolon, başında birde şapka, ayaklarında çizmelerini çekmiş filiz gibi bir delikanlı. İki tanede seyis atlarına binmişler adeta küçük bir kafile halinde yola dizildik... Yollar geniş olduğundan Vera daima yanımda yürüyor ve bana bir sorun varmı? Diye soruyor, yavaş yavaş yol alıyorduk. Yürüdüğümüzde bana bir ferahlık geleceği yerde bilakis bana bir üzüntü ve bir sıkıntı geldi adeta üzüntülüydüm. Demek ki Benekten ayrılışım benim karanlıklara doğru gittiğimi haber veriyordu ve öylede oldu. Bir çayırlığa geldik Vera atından indi ve neferlerde indiler beni de sedyeyle beraber indirdiler. Biraz dinlendikten sonra Vera çantasını açtı: Süt, yumurta, peynir, yağ ve ekmek çıkarttı ve kendi eliyle yedirmek istedi. Ben nazlana nazlana hem onun elindeki ekmeği ve hamda kendimde yedim ve beraberce yedik. Kahvaltıyı yaptık ve yola çıktık. Yavaş yavaş gidiyorduk nereye? Bir meçhule doğru yol alıyorduk. Akşama doğru KOSOR boğazı denen yere geldik ve orada bulunan seyyar hastaneye girdik. Bize bir yer gösterdiler, Vera’da yanımda kalıyor, yanımdaki karyolaya yatırıldı. O gece orada beraberce istirahat ettik. Sabahleyin kahvaltımız verildi yemeğimizi yedik yola dizildik, Merdin iğe doğru ilerlemeye başladık. Öğleye yakın bir zamanda bir subaşına geldik, atlardan indiler beni de indirdiler, yemek zamanımız gelmişti. Yemeklerimizi yedik istirahatımızı yaptıktan sonra yine yolumuza devama başladık. İkindi yakındı Merdinik hastanesinin kapısına geldik ve sedyeden inmeden Vera bir fotoğrafçı çağırdı ve atından indi benim başucumda durdu, elini başımın üzerine koydu ben sedyede oda başucumda ayakta durarak resmimizi çektirdi. Resimler banyo yapıldı ve bu tablodan bir tanede bana verdi. Beni hastaneye kaldırdılar Vera da beraberdi. Gösterilen yatağıma uzandım Vera ile sevişerek ayrıldık. Bana: İnşallah beni aramasın, ararsan da bulamazsın ki dedi. Vera ile kucaklaştık, öpüştük artık ayrılık zamanı geldiğini ve bir daha da görüşmemizin imkânsız olduğunu söylerken, gözlerimden yaşlar yuvarlanmaya başladı onunda yüzünden aşağı inci taneleri gibi yaşların yuvarlandığını görünce yapmış olduğum hatanın ne kadar affedilmez bir suç olduğunu anladım ve Vera nın yapmış olduğu iyiliklerine karşı nankörlük ettiğimin farkına vardım. Evet, hatamı anladım ama ne zaman. Ayrılacağımızı haber veren ayağa kalkması beni yerin dibine sokuyordu. Daha ayrılmadan pişman oldum fakat tekrar kucaklaştık(desvidani) diyerek ayrıldı, yürüdü ve arkasına bakmadan kapıdan çıkıp gitti. İlk yaralı olarak düştüğüm esaret felaketi sırasında heyecanımın haddi ne ise o dakika aynı felaketin bir misli daha yükün altına girmiş olduğumu hissettim. Vera nın dediği çok sürmeden geldi çattı.(beni ararsın fakat bulamazsın) demişti o an onu aradım. İnsanlar tuhaftır, bulundukları mevkii ve derecesini bilemezler, hey Allah’ın kulu bir de haline bak, vaziyetini düşün. Yolunun nereye doğru ilerlediğini muhakeme eyle de ondan sonra verecek olduğun karardan hiç olmazsa zarar görme. Ben ise uçuruma doğru hızla yol alırken, devlet kuşu başıma konmuş hiç ta farkında değilim, yazık.

    MALAKAN YAYLASINDA Merdinikte çok kalmadım. Bir iki gün sonra yine sediye ile malakan yaylasındaki hastaneye gönderildim (Seyyar hastane) bur dada ne Türk var ne Türklerden eser, yine eskisi gibi bütün Rus askerlerinden yaralı olanlar burada yatmaktadırlar. Vera’nın sözlerini ve nasihatlerini hatırladıkça çok üzülüyorum ve hastalığımın da arttığını hissediyorum. Başa gelen çekilir derler ya, gücün kuvvetin varsa çekme. Hastanede yatanlar Rus oldukları için yine konuşmak imkânı bulamadığım için çok çok üzülüyordum ve adeta buhran geçiriyordum. Ben hala Kars a gideceğimi zannederek biraz olsun bu ümitle kendimi teselli ediyor, elimde olan fırsata tekme vurduğumdan boynumu bükmekten başka ne yapabilirdim, kime nazlanacaksın? Alt başı bir esir.

    ALEKSANDRAPOL YOLUNDA Bir gün sonra Malakan yaylasından kaldırılıp Aleksandrapol (Gümrü) hastanesine götürüldüm. Yaralandığım günden o güne kadar aradan tam otuz gün geçmişti. Gümrü ye gelene kadar yattığım hastaneler hep kızıl haç(salibi ahmer)tarafından kurulmuş seyyar ve sabit hastanelerdi. Doktorları, hasta bakıcıları ve hizmetçileri fevkalade iyi ve bakımlıydı. Her gün için bana bir paket sigara ve bir kibrit verilirken, bizde para olmadığı için onların verdikleri şeylerle idare ediyorduk. Hizmetimiz, bakımımız son derece iyi idi, esirdik fakat eksiğimiz yoktu her ne lazımsa veriliyordu. Gümrü ye geldikten sonra sigara kesildi, yattığım koğuşta yatan Rus subayları (askerleri)bana birer ikişer sigara veriyorlardı. Fakat toplama danenin harmanı olmaz derler işte bizimkide öyle. Gümrü hastanesine geldiğimin ikinci günü ber general ziyaretime geldi hal ve hatırımı sordu, bende generale vaziyeti anlattım. Anlatmak için hademelerden bir ermeni getirttiler ben generale: Buraya gelene kadar bütün uğradığım hastanelerde sigaramı kibritimi verirlerdi burada yamaktan başka bir şey vermiyorlar. Cephede neyim varsa hepsini aldılar, param ve hiçbir şeyim yoktur, hiç olmazsa sigaramın teminini istedim. Generalin yanında yaveri ve birçok ta doktor ve subay vardı. General, merak etmeyiniz senin sigaranı kendi yanımdan göndereceğim dedikten sonra tabakasını çıkardı ve ne kadar sigarası varsa masamın üzerine boşalttı. Bulamadığım sigarayı hemen emmeye başladım.

     ALEKSADRAPOLDA Vera’nın dedikleri her an başımdan gelip geçmekte. O günlere selamlar olsun demekten başka elimde çare olmadığından kadere boyun eğip durmaktan başka yoktu. Penek hastanesinde başımdan aşağı durulurken ve ne derdin var sorulurken bu defa sigara dilenmek fiilimizin cezası olduğunu anlamakta kimse güçlük çekmez çünkü mesele meydanda. Generalin gidişinin ertesi günü 13-15 yaşlarında iki tanede kız çocuk elinde kordela ile ambalaj edilmiş bir kutuyu bana verdiler. Generalinde selamını söylediler. Sigaraları kendimiz dolduruyoruz ve iki günde bir sigara getireceklerini söylediler, biraz konuştuktan sonra el sıkışarak ayrıldılar. Tabii bende generale hürmetlerimin iblağını rica ettim. Demek ki sigara işi halledildi, general bizim sigaramızı temin edeceğini vaat etti. Generalin beni ziyaret ettikten sonra gerek doktorların gerekse hasta bakıcıların ve hademelerin bana karşı vaziyetlerinde bir değişiklik olduğunu diğer hastalarında dikkatini çekmişti. General ya Türk tu ya da Türk muhibbi idi, hareketi onu anlatıyordu. Bakım ve hizmet fevkalade fakat vücudumda rahatlık yoktu çünkü yaralarımdan çok ızdırap çekiyordum. Yaram kalmamış fakat ağrısı hiç gitmiyordu, hele yaralı ayağım bir dakika bir yerde duramıyor, bazı zaman oluyor ki feryat edecek kadar ağrı vuruyordu. Hele masajlarda adeta kıvranıyordum. Çünkü mermilerin tesiriyle şiryan damarım yanmış kan devrini rahatça yapamıyordu, onun için çok ağrı duyuyordum. Zaten nerede bulunuyordum ki rahatlık aramaya bile değmez çünkü esir, hem yaralı, hem vücut hastalığı ve hem de gönül azabı içindeyim. Türk: göreyim: Penek hastanesinden bin yalvarmalarla ayrıldığım günden bu güne kadar epey zaman geçti ne bir Türk eseri görmedim. Fazla olarak Tifo hastalığından da yeni iyi olmuştum vücudum zayıf,göz açıp kapatacak vaktim yoktu. ERMENİ

    SUBAYLARLA KARŞI KARŞIYA Bir akşam karanlık basmak üzere iken karyolamın etrafındaki paravanın bir kanadı açıldı. Bir sürü Rus subayı karyolamın etrafına dizildiler. Zaten bir işim veya bir diyeceğim olduğu zaman Türkçe bilen bir ermeni hademe gelir bununla konuşuruz ve icap eden işi yaptırırım. Baş uzumda zil var zili çalınca hademe gelir. Rus subayları karşıma dizilince hemen zile bastım. Ermeni tercüman gelmeden onlar benimle Türkçe konuşmaya başladılar. İçlerinden birisi bana Ermenilerin nasıl bir insan olduklarını sordu. Cevap verdim. Ne bileyim ben dedim (bunların hepsinin ermeni olduklarını anladım).Tekrar ısrar etti neden bilmiyorsun herhalde bir fikrin vardır. Beni bırakınız ben hastayım. Sıkıntım bana kâfidir. Kendi kaderimle meşgulüm dahasını bilmem. Ermeni tekrar ısrar etti sen bir Türk subayı olasında bilmem diyesin. O ne demek. Söyle bakalım. Evet dedim ermeni milleti ile Kürtler aynı tip insanlardır. Her iki tip ta vahşidir (maksatları ermeni katliamı) Ermenilerden birisi ileri atılarak bizden ne gibi vahşet görüyorsun? Neremiz vahşi ha. Evet pek tabi dedim. Devamlı Rus hastanesinde yaralı bir halde olan Türk subayına hakaret temek isteyen bir subayın ve onun milletinin neresi medeni. Milletinizin nezaketini buracıkta hemen göstermiş oldunuz. Siz medeniliği bu yoldan mı anlıyorsunuz.(onlardan hiç korkmuyordum)bana bir şey edemeyeceklerini bilmekle beraber öldürseler ne kıymeti var. Çok serbest ve sert olarak cevap veriyordum. Karşınızdaki bir Türk subayı ve yaralı olarak Rus esiri olduğumu size anlatmak isterim. Ermeni esiri değilim. Bu münakaşa çok hararetli olduğundan koğuşumuzun içinde yatan Rus subaylarının da dikkatini çekmiş ve hemen onlarda geldiler. Ruslar onlara kendi lisanları ile söylendiler. Hademede müdahale etti ve çekilip gittiler. Vaziyetleri öyle gösteriyordu ki fırsat bulsalar hemen oracıkta beni parçalayacaklardı. Onlar gittikten sonra hastanenin nöbetçi doktorunu istedim. İsabet olacaktı başhekim çıkagelmezimi. Vaziyeti ben işaretle, Rus subaylarda gördüklerini hademede işittiklerini anlattı. Ben, bu Ermeniler burada kalırsa mutlaka bana fenalık yapacaklarını ısrarla anlattım. Hasta olan Rus subaylarda benim söylediklerimi tasdik ettiler. Başhekim merak etmeyiniz. Bunlar zaten bir gece kalacaklardı. Mademki böyle yaptılar derhal onları başka yere göndereceğim. Müsterih olunuz. Esaret kâbusu her an kara çehresi ile karşıma dikiliyor. İşte hiç beklenmedik manzara. O gece Ermenileri başka hastaneye gönderttirildiğini ve sabahtan da Rusya içerlerine doğru sevk ettirildiklerini, sabah vizitesinde doktor bana anlattı. Hiç merak etmeyin diyerek tesellide bulundu.

    RUS ALBAYI KARŞIMDA (Polkovnik) Birkaç gün sonra yine akşam olmak üzereydi, paravanımın kanadı açıldı. Türkçe olarak Rizeli burada mısın dedi, hararetle elimi sıktı. Ben bunun kim olduğunu tabii ki tanımadım. Fakat biraz gözüm ısırıyordu, kimdi? Meğer bu adam esiri düştüğüm alayın kumandanıymış, ilave etti ve kendini tanıttı. İlk yaralı halimde bana çok iyi ve nazikâne muamele etmiş ve Ermenilerden beni korumak için muhafızlara şiddetli ve hatta Ermeniler tecavüz ederse vur emri bile vermişti. Onu bir yardımcı telaki ederek sevindim. Birkaç akşam evvel gelmiş olsaydı, yine Ermenilerin bana karşı hücumlarını görseydi. Albay yaralı değildi. İstirahat etmek için hastaneye gelmiş ve uzun müddet beraber kalacağımızı da ilave etti. Rus kumandanın hastaneye gelmesi ile oldukça teselli oldum. Rahat ve serbest olmam için her çareye başvuruyordu. Bir garip kardeş gibi beni gözetliyordu. Penek hastanesinde (Vera’nın) bana gösterdiği yakınlığı ve sıcak kalpliliği beğenmeyip ta Kars’a gideyim. Orada bulacağım Türklerle konuşurum, ferahlanırım düşüncesi ile ayrılmışken, Kars’a deyilide gümrüye sev edilişim, Vera’nın bana gösterdiği iyiliğe karşın küfranı nimet edişimin cezasını her an çekiyor esiri düştüğüm albayın güler yüzlülüğü kanaate mecbur oldum. Esaret bu eğlence değil

   KUMANDANIN KARISININ GELMESİ

    Rus Kumandanı bir gün bana: Karıma telgraf çektim iki gün sonra buradadır dedi.”Kendisinin Türkistanlı ve Aile sininde Türkistan’da bulunduğunu söylemişti”diyerek seviniyor ve yerinde duramıyordu. Her gün öğleden sonra giyinir, gezer eğlenir. Arasıra banada; Senide şehre götüreyim biraz gezeriz dolaşırız derdi. Fakat bende gezecek kudret olmadığından değil şehre gitmek, oda içerisinde bile zor dolaşıyordum. Bir gün, işte telgraf karım geliyor dedi ve arabaya binerek doğru istasyona giden kumandan, karısını sabırsızlıkla bekliyor ve karırsıda geliyor. Her ikilide o akşam dışarıda kalıyorlar. Sabahın erken saatlerinde hastaneye geliyor ve bana: Karım geldi diyerek adeta müjdeledi. Tabii icap eden tebriki yaptım. Doktorlar viziteyi bitirip gidince oda hemen karısının yanına gitti. Akşama doğru karısı ile beraber yanıma gelen Rus albayını görmeli. Onda olan sevinç önde olan karısı arkada kendisi ve elinde bir paket olduğu halde yanıma geldiler. Bu gelişlerini görür görmez yatağımda doğruldum. İstikbal ve tarzımda kusur etmedim. Yanıma geldikleri zaman evvela karısını bana sonrada beni karısına prezante etti. Eller sıkıldı ve oturdular. Çat pat Rusçamla biraz konuştuk ve karısının ne kadara güzel olduğunu anlattı. Bende karısının melek gibi bir madam olduğunu, fakat kelimeleri yarım yarım söylediğimden bir gülüşmek bir taraf tanda ermeni hademeyi çağırdım icap ettikçe onun yardımı ile anlaşıyoruz. Karısı: Çehre kırmızı, saçlar sarı, uzun boylu narin vücutlu fakat çirkinmi çirkin, Bir madam. Kumandan karısının letafetinden dem vurdukça bende onun dediklerini tasdik yolunda da demelerim hoşlarına gidiyor ve sözü bitirmek istemiyorlardı. Arkada duran emireri elindeki paketi yanıma koydu. Kumandan da; bizim Madam bu paketi size hediye getirdi diyerek sırıta sırıta dişlerini gösteriyordu. Bende hemen teşekkürü bastırdım. Zahmet ettiklerini ve beni mahcup bıraktıklarını çünkü mukabele edecek hiçbir şeye sahip olmadığımı esefle bildirdim. Onlarda mazur olduğumu ve müteessir olmamamı tekrarladılar. Tercumannın yardımı ile uzun zaman konuştuk. Evli olup olmadığımı sordular. Evli olup iki çocuğumun mevcudiyetini söyleyince benim bu hale düşmemden çok müteessir olduklarını sözlerinden ve tavırlarından anlıyordum. Vakit epeyce ilerlediğinden müsaade alarak ayrıldılar ve çekilip gittiler. Paketi açtım, içerisinde traş olmak için her ne lazımsa hepsi mevcut olmakla beraber üzerleri yaldızla işlemeli su bardağı ve kadehte var idi. Günde bir, iki günde bir geliyorlar, şuradan buradan konuşup vaktimizi geçiriyorduk. Her zaman beni eğlendirmeye çalışıyorlardı. Bende olanca kuvvetimle Rus ça öğrenmeye çalışıyordum.

   BİR TÜRK SUBAYININ GELMESİ

 Bir gün yine dalmış hayallerimle pençeleşirken ermeni hademe geldi ve bir Türk subayının hastaneye geldiğini haber verdi. Çok geçmeden Doktor Türk subayı ile birlikte yanıma geldiler. Topallaya topallaya gelen genç Konyalı Ali Haydar yedek subay olduğunu ve ayağından yaralanarak esir düştüğünü söyledi. İki Türk subayının birleşmesinden o ve ben çok sevindik. Fakat esir oluşumuz her ikimize de ayni tesiri yapıyordu. Onun yarası hafif olduğundan yavaşçacık gezebiliyordu. Benim ise şiryanın yanması ile ayağımı hiç uzatıp çekemiyordum. Hastanede yalnız iken Rus kumandanının bir arkadaş gibi olduğuna kanaat ederek az çok ferahlanıyordum. Bu defa aynı kan ve aynı hissi taşıyan iki Türk birleşince hayat daha başkalaşmış olacağı pek muhakkaktı. Birkaç gün sonrada Ankaralı Nuri isminde bir yedek subay daha geldi. O yaralı değildi. Böylelikle üç arkadaş olduk. Esir düştüklerinden müteessirdim. Fakat birleştiğimizden memnundum. Hür değildik esirdik. Fakat nede olsa birbirimizi teselli ediyor ve günlerimizin geçmesine medar olurdu. İki günde bir (250)lik sigara paketi muntazaman geliyor ve hep beraber içiyoruz. Sigara sıkıntımız giderilmişti. Bu sıra hayatımız oldukça iyi gidiyor.(Allah kahretsin)

   İLK PARA ALIŞIM

Bir gün hastane kumandanı yaveri ile beraber yanımıza geldiler. Halimizi hatırımızı sorduktan sonra, iki aydır buradasın paraya tabii ihtiyacınız vardır. Arkadaşların henüz geldiklerinden onların biraz daha sabretmeleri icap eder dedi ve bana iki aylık olarak (100)ruble getirdim. Az çok ihtiyacınızı karşılar dedi ve (100)rubleyi verdi. Yakında arkadaşlarının havalesi gelir, onlarda o zaman paralarını alırlar diyerek çekilip gitti. Ruslar tarafından cephede soyulduktan sonra para yüzü görmemiştim. Tabii birçok eksikliklerim vardı. Üst, baş, perişan bir halde. Şu kadar var ki giydiğimiz elbise ve çamaşır hastaneye ait olup bizim bir şeyimiz yok denecek derecede idik. O günden sonra bizimde sigara tahsisatı kesildi ve paramla sigara alıyordum. Hastanede üç arkadaş biz Türkler birde Rus Alay kumandanı dördümüz bir araya toplanır, bir masada birleşir. Konuşur vaktimizi geçirmeye uğraşırdık. Birkaç gün sonrada arkadaşlarımın para havalesi geldi onlarda paralarını aldılar. Bu suretle para sıkıntısından kurtarmış olduk esir deilmi parası pulu başına parçalansın. Esaretimin üçüncü gümrüye geldiğimin ikinci ayının sonu idi. Ben ameliyat olmak üzere diğer arkadaşlarımı da naklen Tiflis’e gönderileceğimizin haberi verildi. Üstümüz başımız perişan bir halde olduğundan paramız varken biraz üstümüze başımıza çeki düzen vermek icap ediyordu. Hastaneye, terzi kunduracı, kalpakçı getirttik. Ölçülerimizi aldılar, siparişlerimizi verdik. Bir kaç gün sonra her şeyimiz hazırdı.

   TİFLİS E HAREKET Elbiselerimizi ayakkabı ve kalpaklarımızı giydik. Benim bir ayağım henüz iyi olmadığından çizmelerimin birini giyemedim. Bir ayağımda çizme bir ayağımda pabuç giydim. Demekti Tiflis’e yolculuğumuzun hazırlığı yapılmıştı. Tiflis’e hareketimizin emri verildi. Araba kapıya geldi. Kumandanla vedalaştık ve ayrıldık. Arabaya binerek doğru istasyona indik. Biz üç arkadaş ikinci mevki yataklı vagonlardan birinde yerleştik ve yattık. Yanımızdaki muhafızlarla Tiflis’e doğru hareket ettik. Gümrüde üç arkadaş birleştikten sonra Rusça lisanî öğrenmeye çalışıyor hasta Ruslardan ve ermeni hademeden Rusça kelimeleri ezberliyor ve günümüzün kolayca geçmesine faydası oluyordu. Konuşmayı öğrenmek için arkadaşlarla bile bazen yalan yanlış Rusça konuşuyorduk. Ali Haydar bizden daha çabuk lisan öğreniyordu, çünkü Fransız’ca yi ana lisanından daha iyi konuşuyor okur ve yazardı. Gümrüde hareketimizin ikinci günü idi. Tiflis’e ulaştık. Gümrü: Oldukça güzel bir şehir. Düz bir arazi üzerinde kurulmuş etrafı çevreleyen dağlar ve ormanlar güzel bir manzara arz ediyordu. Çarşı sokakları geniş, bir baştan öte başa bakınca ayni sırada yapılarının ekserisi iki katlı şehrin kenarında bir istasyon. Trenimiz hareket edince vadileri takip ediyor ormanlar arasından geçiyor, dedelerimizin kokusu burnumuzda tütüyordu. Eskiden bizim olan bu yerler ne kadar güzeldi. Tiflis Hastanesine gidince orda bizden başka sekiz kişi daha hasta vardı. Biz gidince onbir kişi olduk. Onlarda yaralı ve hasta idiler. Fakat benden ve benim kadar hasta olan yoktu. En ağır hasta bendim. Onlar azçok gezebiliyor ve hiç olmazsa bahçeye kadar çıkabiliyorlardı. Bahçe havası alıp temiz hava teneffüs edebiliyorlardı. Kafkas Türk cemiyeti Hayriye azalarından Ruşen ve Mehdi Beyler iki veya üç günde bir yanımıza geliyor ve her ne dileğimiz varsa onlara söylüyoruz. Onlarda eksik olmasınlar her derdimize çare bulmaya çalışıyorlar ve dediklerini de gerek halka ve gerekse Rus Hükümetine yaptırıyorlardı. Onların yardımıyla esir Türklere serbesti yet verilmişti. Ruslar tarafından yapılacak en ufak bir yolsuzluğa meydan verdirmezlerdi. Pazar günleri geldiklerinde yanlarında bir hanende birde saz çalan adam getirirlerdi. Eğlendirirlerdi ve merak etmemize meydan vermezlerdi. Benim ameliyatım karara bağlanmıştı. Fakat Ramazan olduğundan Bayramın üçüncü günü Ameliyat olmamı kabul ettirdiler ve Bayramdan sonra Ameliyat olacağımın da kararını bana bildirdiler. Aradan dört ay geçtiği halde ayağımın üzerine basamıyordum. Ayağım henüz tehlikeden kurtarmamıştı. Bayramın gelmesini bekleyip Ameliyat olmamı bekleyip durmakta idim. Bizde kendi ahengimizde Azerbaycanlının sazını dinliyor ve neşelenmeye çalışıyorduk. Tiflis Hastanesi şehrin ortasında ve kor nehrinin kıyısında tam teşkilatlı bir hastane olduğu pencereden bakınca karşıki dağın tepesinde Belediye tarafından yapılmış gazinoya teleferikle gidip gelenleri seyretmek hele geceleri elektriklerin dağ başındaki gazinoyu aydınlatması ayrıca bir güzellik gösteriyordu. Hatta iyi olduktan sonra biz esirleri Ruşen ve Mehdi Beyler izin alıp gazinoya çıkaracaklarının da sözünü vermişlerdi. Sözlerinden emindik. Biz onbir subay arkadaş hastanede tedavi edilmekte ve bir an evvel sıhhate kavuşmamız için gayret görüyorduk. Ne yazık ki zehreden hadise bizi her şeyden mahrum ediyor. Zaten Hürriyetten de mahrumduk ya. Bakû nün Nar gent adasında biz Türk lerden birçok esir vardı. Onlarla muhabere ettik ve benim cephe arkadaşım Abdurahman efendinin orada olduğunu öğrendim ve mektuplaştık.

RUSHASTANESİNDE RAMAZAN BAYRAM (Tiflis’te) Ramazan Bayramını Tiflis hastanesinde bayram değil bir matem gibi yaptık. Kafkaslı Türkler geldiler görüştük. Dedik güldük, çalgı dinledik güya eğlendik ve birçokta hediye getirdiler. Bağlama çalan bir Kafkaslı çok güzel Türk havaları çaldı ve türküler söyledi. Ellerinden geldiği kadar bizi eğlendirmeye ve kederimizi dindirmeye çalıştılar. Bizde kendimizi zorla neşelendirmek istiyorduk. Mümkünmü bayram mı bayram Allah kabul etsin.

TÜRKSUBAYLARINDAN DÖRT FİRAR Bayramın üçüncü günüydü. Ruşen ve Mehdi Beyler beraberce yanımıza geldiler. Fakat bu geliş çokta hoşumuza gitmemişti. Çünkü gelişlerinde bir gayri tabiilik vardı. Şimdiye kadar gelen bu Beyler neşeli bir çehre ile gelir ta uzaktan şakalaşmalara başlarlarken bu defa çehreleri somurtmuş bir halde geldiler. Ne var ne yok sorularımıza esefle: Nar gent adasında bulunan Türk esir subaylarından dört kişi bayram münasebetiyle şehre çıkmışlar ve bu gelişi fırsat bilerek Acemistan a geçmek suretiyle firar etmişler. Türk subayların dan da dört tanesinin olsun kurtulması iyi ama kurtulmalarının temennisinde bulunduk. Fakat geri kalanlara bir fenalık olmasa deyince, Ruşen Bey evet işin fenası buradadır dediler. Çarnıkola bu firar işini haber alınca çok kızmış. Oka dar! eee sonra ne olacak. Çarnıkola öyle bir emir verdiki hasta ve sağlam Kafkas ya da ne kadar Türk esiri varsa hepsi Sibirya’ya sevk edilecek diye her tarafa emirler verdi dediler. Bu defa neye uğradığımızı anlayamadık. Mum gibi söndük. Buz gibi donduk. Ruşen ve Mehdi Beyler bu haberi alınca cemiyetleri namına Çarnıkola ya başvurduklarını ve hiçbir tesir yapamadıklarını bu defa sözlerinin çiğnendiğini yana yakıla anlatıyorlardı. Çarın gazaba gelip başka yollardan tesir yapamadıklarını anlayan Ruşen ve Mehdi Beyler de Salibi Ahmere ayrıca müracaat ettiklerini, salibi Ahmere reisinin Çarın kızı olduğu halde babasına söz dinletemediğini ve hulasaten bir çare bulamadıklarını yana yakıla anlattılar. Esir deilmisin ne derlerse yapar ve ne isterlerse yaptırırlar. İnsaf bırakılırsa her şeyden korkulur. Akla geleni yapmaktan çekinmezler. Ruşen ve Mehdi Beylerde bizim kadar müteessirdiler.

  BAKÜ YOLUNDA

 Ertesi gün hareketimiz için emir verildi. Hazırlanın dediler. Bizde ne gibi hazırlık olacak. Her şey portatif. Yalnız hastalık en başta gelen bir dert. İstasyona getirildik. Onbir kişiye bir vagon verdiler. Vagonumuz yataklı idi. Muhafızlarımızla bir vagona yerleştirildik. Ruhşen ve Mehdi Beyler yine yanımızda, istemeyerek vedalaştık. Trene bindik ve hareket ettik. Tiflis’ten hareket ettiğimizde Baküye doğru gidiyor trenimiz süratle yol alıyordu. Rusya’nın derinliklerine doğru ilerliyorduk. Baküye gelince bizi istasyondaki ambarlardan birine soktular. Yatmak için karyola verdilerse de, yemeklerimizi lokantadan getirtip yiyorduk. Havasız ve kapanık bir yer olan ambarlarda eşya gibi sokulduğumuzdan canımız çok sıkılıyordu. Fakat bizim için mesken ittihaz edilen ambarlarda yatmak mecburiyeti vardı. Çünkü esirdik. Darlaşıyor, sızlanıyor bu darlaşmamızdan aldıran kim? Bu suretle ambarlarda tam on sekiz gün kaldık. Hem esir, hemde hasta olduğumuzdan insani muamele beklemek bir emelden ibaretti. Yoksa kimin umurunda imiş?

   NAZİK ADASINDA

Arkadaşımız Konyalı Ali Haydar avukattı. Aramızda konuştuk ve bir istida ile Bakû valiliğine müracaata karar verdik. Bir istida tertip edip yazdık. Vali yi umumiye gönderdik. Aradan çok geçmeden Askeri vali (General) yaveri ve bir takım kimselerle yanımıza geldiler. Fransızca bilen Ali Haydar ve generalin yaveri istidamızın muhteviyatı üzerine konuştular. Vali ye: Bize Yapılan bu çirkin muamelenin insanlığa laik olmadığını, nereye gönderileceksek bir an evvel gönderilmemizi, anbarlarda eşya gibi tıkanıp kaldığımızı, esire esir muamelesi yapılması gerektiğini, esire imha muamelesi ise hukuki düvel kanunlarına aykırı olduğunu ve buna benzer birçok laflar söyledi. General, söylenen sözlerin makul olduğunu ve tezelden bir çaresine bakılacağını söyleyerek yanımızdan ayrıldı. Bu hareketten bir fayda olmayacağını ve hiç olmazsa dertlerimizi döküp biraz olsun ferahlandığımızı hissettik. Türkleri eşya gibi ambarlara doldurduk, hiç ses bile çıkarmadılar diye milliyetimizi muhafaza için atıldık ve söylendik. Ertesi Gün Nargent adasına değil nazik adasına gönderileceğimizin emri geldi. Aka bin de muhafızlar gelerek bizi deniz kıyısına getirdiler. Bir römorköre bindirilerek NAZİK Adasına sevk edildik. Nazik adası bir Şib’i cezireden başka bir şey değildi. Bir tarafı karaya bağlı üç tarafı denizle çevrili bir yerdi. Adaya çıkınca bizi hamama götürdüler. Hamamdan sonra gösterilen yerlere yerleştik. Yatak karyola verdiler. Yiyeceğimizi kendi paralarımızla alıyor ve kendimiz pişirip yiyorduk. Burda rahatımız her yerden daha iyi idi. Deniz hamamı(plaj) ta yanımızda (Aklın olmasında her gün plajda vakit geçir)Plaja girenler muhtelif cinsiyette. Hava sıcak. Eğlencemi son derece eğlenceli. Aradan yirmi iki gün geçti, biz bu adada çok eğlenceli vakit geçiriyorduk. Esarette hayat var denemez. Hiç bir kanuna tabi değildir. Tabiidirki esarette hayat aranmaz, aransada bulunmaz. Hayatın gülen yüzü ile burada karşılaştık. Fakat çok sürmedi.

      SİBİRYA YOLUNDA

 Buraya geldiğimizin yirmi ikinci günüydü, yeni bir emir geldi: Nazik adasındaki esirler Sibirya’ya sevk edilecekler. Bizde yine şafak attı. Şafak değil güneş doğsa bile zulmet yine zulmettir. Değeri yok. Ertesi gün hemen geldiler bizi römorköre bindirdiler ve Bakû’ye getirdiler. Bize hazırlanmış vagona yerleştirildik. Vagon yataklıydı onbir kişi idik ve ikinci mevki vagonuydu. Vagonda yerlerimizi aldık ve birkaç muhafız ile birde subay beraberimize verildi. 13 Eylül 1915 günü Sibir yaya müteveccihen hareket ettik. Vagonumuz eksprese bağlanmış hızla yol alıyorduk. Hareketten sonra bir buçuk gün şimali doğru yol alıyorduk. Bir müddet Hazar Denizi kıyısını takip ettikten sonra Viladi Kafkasya ulaştık. Ondan sonra denizi göremez olduk.

TİHARESKİ istasyonundan hareket edince doğuya doğru yol almaya başladık. Memleket ve medeniyet her şey, silinmeye başladı. Sibirya ya yeni bir aleme doğru yol alıyorduk. Rusya nın kara toprakları üzerinden sıyrılarak geçiyor ne tarafa bakarsanız ufuk bir denizi andırıyordu. Rus ovası kadar geniş, o kadar genişti hiçbir tarafta dağ tepe göremezsiniz. Ovanın en yüksek yeri Ural ve Karpat ve Kafkaslardan başka yükseklik iki yüz metreyi aşmaz. Yalnız bu dağlar müstesna bütün Rusya ovadan ibaret kara ve çok verimli topraklardan ibarettir. Sibirya’nın vahşi ormanları, yakıcı soğukları gözümüzün önünde canlanıyor. Yamyamlar gibi karşımıza dikiliyor, tüylerimizi ürpertiyordu. Büyük nehirlerin üzerindeki kocaman demir köprülerden geçiyor, rastladığımız şehirlerin hepsi yeni kurulmuş olduğu hissini veriyordu. Sokaklar geniş evler muntazam, yerine göre bahçeleri intizam üzerine yapılmıştı. Sibirya Tren yolu çift hat olarak birbirini takip ediyordu. Tren küçük istasyonlarda beşer onar Dakka, büyük istasyonlarda yarım saat kalıyordu.(Şamara, Ufa, Novinikolayiski de yarım şer saat kaldık. Hele Novinikolayiskinin sokakları (uliçaları) o kadar muntazam ki adeta dama tahtası üzerine çizilmiş bir tabloya benziyordu. Ural dağlarını aşarken yeni bir aleme doğru yol aldığımızın hissini belirtmeye başladı. Ural dağlarının virajlarını çıkarken trenimiz gayet yavaş hatta yaya yürüyen insanlar kadar ancak gidebiliyordu. Arkadaşlardan bazıları, dizi tutanlar trenden iniyor virajı kestirmeden çıkıyor ve kolaylıkla trene binebiliyorlardı. Sibirya ovasına girdiğimiz zaman insiz ve tenha ormanları geçiyor, hızla giden trenimiz şenliğe rastlamıyorduk. Nereye gidiyorduk? Bir semti meçhule. Hayır, bir semti meçhule değil, Sibirya’nın dondurucu ve üstelik esaret kampına gidiyorduk. Akıbetimizin ne olacağını görmeye gidiyorduk. Taygan ve Tomak arasındaki yol çok dik olduğundan katarımızın önünden arkasından çalışan lokomotif ler güçlükle Treni çekebiliyordu. Lokomotif rayların üzerine kum dökmeyi de ihmal etmiyordu.

  KIRASNOY ARSK ŞEHRİNDE

Kafkasya’nın sıcak havalarını Uralları geçerken arkada bıraktığımızdan az zaman içinde sıcaktan soğuğa girince üşümeye başlamıştık. Karlı ve dondurucu ovalardan geçerken Tren’in pencerelerini kapadık. Bir sis içerisinde yol alıyorduk. Beyaz bir çarşafa bürünmüş olan Kırasnoyarsk şehrine geldik. İstasyona indirildik. Usera karargâhına gitmek üzere kızaklara bindirildik. Şehirden de uzaklaşıyor, karargâha doğru yol alıyor ve bir saat sonra (Vayennigorod) denilen kampa gelmiş bulunuyorduk. Tren yolculuğumuzda her gün için bir buçuk Ruble iaşe bedeli her birimize veriliyordu. Yiyeceğimizi veya lazım olanı kendimiz alıyorduk. (Vayennigorod: Askeri şehir demektir.)Bütün esirleri buraya topluyorlardı. Müttefiklerden; Alman, Avusturalyalı, Macar ve Türkler Er ve subay hep orada birleştiriliyor ve hep aynı muameleyi görüyorduk. Kampa getirilince yeni yapılmakta olan kapısız ve penceresiz bir kışlaya tıkandık. Türk subayları yanımıza geldiler ve içimizdeki tanıdıklarını alıp kendi yerlerine götürdüler. Bizden evvel oraya getirilen Türk’ler mümkün mertebe yerleşmişler o gün için istirahatlarını temin etmişlerdi. Biz ise yeni gelenlerden birikmiş kimseleri ne tanıyor nede bizi tanıyan vardı. Kapısız penceresiz olan kışlada yatmak zorunda idik. Soğuk dal kesiyor. Yatmak ve örtünmek için eşya denecek hiçbir şey yoktu. Yalnız üzerimizdeki elbiseler, paltosuz insanı ne kadar ısıtır. Yirmi beş, Eylül.1915 Tarihindeydik ki Sibirya’nın hatırı sayılır soğukları başlamıştı. Veya biz üşüyorduk. Akşam oldu odun yok, yatak yok, soba diye (peçka) denen bir şey var ki nasıl yanacağını ve sıcaklığından da nasıl istifade edeceğimizi bilemiyorduk. Bulunduğumuz koğuşun içerisinde birçok karyola vardı ve hepsinde de somya yerine tahta konmuştu. Arkadaşlardan Kastamonulu Ali Efendi, karyola tahtalarını demirlere vuruyor ve parçalıyordu. Bizde tahta parçalarını toplayıp sobanın kapısından içeri sokuyorduk ve ateşliyorduk. Tahta parçaları çatır çatır yanıyor fakat hiç ısınamıyorduk. Ancak ateşin yüzünü uzaktan görüyor fakat bu görünüş nede olsa bize kuvvet veriyordu. (Peçka) odanın köşesinde bir metre yirmi santim kutrunda ve üç metre yüksekliğinde etrafı saç sarılı içeriside muhtelif yollarla örülmüş bir matah idi. Bunun yakmasını bilenler az odunla ısınabilirlerdi. Fakat biz onun yakmasını bilmediğimiz için ateşi görmekten faydalandık. Yoksa ısınmadık. Halimiz: Hoca Nasrettin mum yakıp ta çorba pişirmesine benziyordu. Kendimizi ısıtmak için boyuna çay kaynatıp içiyorduk. Gece olmuştu. Sabırsızlıkla sabahın olmasını bekliyorduk. Fakat Sibirya’nın geceleri bizim memleketin gecelerine hiçte benzemez. Şimal kutbuna yakın olduğumuz için kış geceleri çok uzundu. Bizim esirleri disiplin altında tutmak ve mümkün mertebe yüz kızartıcı hareketlerden bulunmamaları için en yüksek rütbede olan Albay Arif Bey gurup kumandanı olduğunu öğrendik. Bastona dayanarak Ali Haydar la ben bir yardımı olur diye Arif beyin yanına gittik. Hoş beş ten sonra şuradan buradan biraz konuştuk ve derdimiz olan parasızlık, yorgansızlıktan bahsettik. Gurupça biraz para yardımında bulunmalarını rica ettim. Tren’de bize verilen yevmiye bir buçuk rubleyi gününde sarf etmiştik. Yanımızda hiç paramız yoktu. Vaziyetimiz çok fena bir hal almıştı. Sibirya gibi bir yerde kış günü yorgansız veya battaniyesiz yatmak ne demektir. Doğrudan doğruya kendimizi ölümün kucağına atmak olduğunu Arif Beye anlattık. O ise bizden daha iyisini biliyordu. Çünkü bizden daha önce oraya gelmiş bulunuyordu. Arif Bey boynunu bükerek gurupça ve kendince yardım edecek durumda olmadığını, aybaşına kadar idare etmemizi tavsiyeden başka bir şey diyemedi. Biz Arif Beye: Eğer Ruslara müracaat edersek bir mahzur olup olmayacağını sorduk. Arşif Bey kendisinin gurupça ve şahsen yardım yapamadıklarından müteessir olduğunu ve Ruslara müracaat edip bir şey koparabilirsek memnun olacağını bildirdi. Ali Haydar’la beraber oradan ayrıldık. Doğruca Rus (Kançılaryasına)Kumandanlığına gittik. İhtiyar bir (Pod polkovnik)Askeri kaymakam vardı. Müsaade aldık ve bizi yanına kabul etti. Çat pat Rusçamızla (Dengineto, saherneto, tufakneto)paramız yok, şekerimiz yok, yatağımız yok, yiyecek ve giyeceğimizin olmadığını, mümkün mertebe bunlardan zaruri olanlarının temini için bize avans olarak biraz para verilmesini istedik. Kaymakam (Budit)olur dedi. Onbir kişiye verilmek üzere onar Ruble yüz on Ruble verdi. Aylıklarınız yakında verilecek, o zamana kadar bunlarla idare edin dedi. Aylıkları aldığınızda bütün ihtiyaçlarınızı temin edersiniz diye de ilave etti. Arkadaşlarımızın bu işlerden haberleri yoktu. Parasızlıktan kıvranıp duruyorlardı. Paraları alıp arkadaşların yanına geldik. Gurup kumandanının söylediklerini anlattık. Gurupça biraz yardım ümit eden arkadaşlar bütün bütün umutlarını keserek müteessir oldular. Arkadaşların mahzun halini devam ettirmemek için gülmeye başladık. Her birine verilecek olan onar Rubleyi verdik. Olanı biteni izah ettik. Arkadaşlar çok sevindiler. Nede olsa parayı görünce yüzleri gülmüştü. Gün epeyce ilerlediğinden hemen şehre gidip öteberi almak imkânsızdı. Akşam oldu. Evvelki gece gibi güç halle sabahı sabah ettik. Sabah olunca Sürmeneli Nipolimayı Ahmet ile Ali Haydarı şehre gönderdik ve Paramızın yettiği kadar lazım olan şeyleri ısmarladık. Ucuz zaman olduğundan, battaniye, ot minder, yastık vs. getirdiler. Mubrem ihtiyaçlarımızı karşılamış oldu. Yatakları karyolalara sardık. Hemen yatıp battaniyeleri sırtımıza çekerek bir gündüz uykusu yaptık. Oldukça rahatlamıştık.

    İLK AYLIK ALIŞIMIZ

Ay Başı geldi. Bütün arkadaşlara haber verdiler. Hep beraber (kançılaryaya) gittik. İsimler okunuyor herkes isminin karşısına imzasını koyup oradan uzaklaşıyor.(Aylık nispeti subaylardan binbaşılara kadar elli ruble, Generallere kadar yetmiş beş ruble, Generaller ise yüzer ruble aylık almakta idiler. Birlikte geldiğimiz on bir arkadaşın isimleri de en son okunmaya başlandı. Gittik imzamızı ismimizin karşısına koyarak paramızı alırken ne bilelim ki bizim dört aylığımız varmış. Yolda verilen paraları saymadılar ve dört aylığı bütün olarak ellişerden iki yüz ruble verdiler. Yalnız avans olarak verdikleri onar rubleyi kestiler. O sıra elimize yüz doksanar ruble geçti. Paraları cebe indirdik. Bütün arkadaşlar arasından en çok parası olan bizdik. Evvelce bize bakmayan eski arkadaşlar bu defa samimiyet göstermeye başladılar. Çünkü cebimizde(190) ar ruble vardı. Hoca Nasrettin’in dediği gibi ye kürküm ye. Tekrar şehre adam gönderdik. Her ne lazımsa hepsini aldırdık. Bütün ihtiyaçlarımız tamamlanmış oldu. Bu defada kapılı ve penceresi olan odalara alındık. Esarette hayat aranmaz. Fakat giyeceğimiz yatacağımız ve yiyeceğimizin hepsi vardı. İşte böyle rahattık. Alman, Avusturyalı ve Macarlarla bir arada bulunuyorduk. Bir zaman sonra her birimizi ayrı ayrı kışlalara yerleştirildik. Biz Türk’ler bir yere toplandık. Müttefiklerimizle dostluk peyda etmeye ve Almanca öğrenmeye başladık. Yarış edercesine lisan derslerine çalışıyorduk. Peyda ettiğimiz Almanlardan kelimeler öğreniyor, yazıyor, ezberliyorduk. Kışlamız bir lisan mektebi halini almıştı. Boş duran yok derecede azdı. Sibirya’ya gelene kadar biraz Rusça öğrenmiştik. Şimdide Almanca öğrenmeye başladık. Çünkü bütün esirler Almanca biliyorlardı. Bu hareketli çalışmamız iki bakımdan faydalı oluyordu.1-vaktimizi kolay geçirmek 2-Lisan öğrenmek. Hem ticaret hem de ziyaret kabilinden.

  SİBİRYA NASIL BİR YERDİR

Sibirya ovası, göz alabildiğine düzlük ve ormanlık bir yer. Ortasından baştanbaşa Sibirya yi Vladivosto ya kadar uzanan demir yolu vardır. Tren hattının her iki tarafı otuzar kilometre şenliktir. Şimal kutbuna doğru gidilirse vahşi Laponlara tesadüf edilir. Bu Laponlar da vahşi bir halde adam görünce kaçarlar. İnsanlarının yiyecekleri balık, giyecekleri balık postu, yakacaklarda balık yağından ibarettir. Cemiyete girmezler ve daima cemiyetten uzak dururlar. Şehirler ise hep yeni kurulmuş ve plan üzere yapılmış. Halk ise şehirde veya etrafında toplanmıştı. Sibirya’nın üç mühim valiyi umumiliği var. 1- Omsk 2-Tomsk 3-ilkuçk ten ibarettir. Ayrıca üç tanede büyük nehri vardır. 1- Obi 2- Yenisy 3- Lena nehirleridir. Bu nehirlerde yazın senenin dört ayında vapurlar işler. Sibirya’nın ahalisi: Karma karışık. Polonyalı, Çek, Ermeni, Rum, Türk, Rus, Fin, Acem, Yahudi vs. Yani bütün dünyadaki milletlerden müteşekkil insanlardırlar. Çok eski olmayan bir zamandan beri Ruslarca ağır cezalılara(Katroynisibir) yani Sibirya’ya sürgün ve mecburi olarak oralara yerleştirilmişler. Onlara birer (Matuşka) aile verilir, bu suretle Sibirya şenlendirilmiştir. Sibirya’dan akan nehirler Şimal buz denizine dökülür. Eylül’de nehirlerin üzeri buz tutar ve buzların üzerinden sekiz ay insanlar ve hayvanlar geçerler. Trenlerin geçmeleri için muazzam demir köprüler mevcuttur. Hayvanlar; Yaz kış çit içerisinde yaşarlar, kurtların saldırılarını önlemek için çitleri çok sağlam yaparlar. üzerlerinide otlarla örterler. Hayvanlar buzağıladığı zaman yavruyu bir hafta kadar evlere alır beslerler. Haftadan sonra Annesinin bulunduğu çit içerisine bırakırlar. Muntazam ahır yapmazlar. Hatta hayvanlarına sıcak yem göstermezler. Nakıs (60)altmış derece soğukta bile o çitlerin içerisinde dururlar Sırtları buz tutar. Adeta kar yağmış gibi beyazlanırlar. Canlı olduklarını hayvanların nefeslerinden çıkan buğu ile anlaşılır. Görünüşte her biri bir kar yığınından ibarettir. Hayvanlar çoğunlukla boz renkte ve kabadırlar. Günde en azından (15)onbeş kilo süt verirler. Çok miktarda yağ ihraç ederler. Halkın geçimi hayvan beslemekle sağlanır. Mevsimler; Mayısın evvelinden başlayan ilkbahar mayıs sonuna kadar devam eder. Haziranda yaz mevsimi bütün varlığı ile kendini gösterir Temmuz sonuna kadar devam eder. Ağustos’ta mevkiini sonbahara teslim eder. Eylül’ün yarısında başlayan kış bütün şiddetiyle mayıs’a kadar sürer. Yazın sıfırın üstünde ve gölgede (50–60) elli altmış dereceyi bulan sıcak, kışın sıfırın altında(60–70)altmış yetmiş dereceye düşer. Gün ve Güneşin farkı; Yazın(20) yirmi saat vuran yakıcı güneş battıktan sonra geceleri hiçte karanlık olmaz. Geceleri dumanlı hava gibi ışıktır. Kışın ise (5 ) beş saat ışık (19)on dokuz saat zifiri karanlıktır. Geceleri ay ve yıldız görünmediği gibi gündüzleri de güneş görünmez. Soğuk hava tabakası güneşin görünmesine engel olur. Semayı çiğ kaplar. Kışın gün gece çiğ yağar, kırağı yağar yeryüzüne yığılır. Bulunduğum mevki Kırasnoyarsk şehri: Yeni say nehrinin kenarında kurulmuş muntazam bir şehir olup (80) seksen bin nüfuslu muntazam bir şehirdir. Sokakları geniş, bahçeleri güzel, han hamam her şey yerinde olduğu gibi (40–50) kırk elli ev kadarda Müslüman vardır. Bu Müslümanlardan biriside Bayburtlu Osman’dır. Rusya’da kalpazanlık yaparken yakalanmış ve Sibirya’ya sürülmüştü. Kendisine verilen eş tende çocukları ve torunları’da mevcut olup kalabalık bir aile halini almıştı. Müslümanların birde camileri mevcuttur.(Mescit) cami demektir. Evlerinin üzeri çinko ile örtülü, duvarları (70)yetmiş santim kalınlığında tuğladan örülmüş, pencereleri çifte camlı, sobaları (Peçka) denen nesneden ibarettir. Peckalar yakılınca dumanı kesildiği vakit duvarda olan kapağı kapanır, sıcaklığını muhafaza eder ve odayı ısıtır. Kalorifer gibi mutedil bir sıcaklık odalarında mevcuttur. Suları: Motorla nehirden basılır, filitre edilerek su depolarına yükseltilir ve depolardan borularla her tarafa taksim edilir. Odun: Göklere doğru yükselen kayın ağaçları kesilerek odun ve icap ederse kereste yapılır. Askeri karargâh (Vayennigorod))her taraf göz alabildiğine ova. Mayıs’tan sonra ot o kadar büyür ki hayvanlara yetecek kadar ot biçerler ve kalanına ağustosta bir ateş verilir. Günlerce yanan ottan ovanın yüzü ot külünden kararır. Eğer kuruyan otu yakmazlarsa gelecek sene ot büyümez, büyüyemez. Havası: Çok soğuk olduğu için sokakların içerisinde (50)elli metre ara ile ateş yakarlar ve o ateş gün gece devam eder. Nede olsa havayı ısıtır. Halk sokakta rahatça dolaşabilir. Havası çok sağlam olmakla beraber tatarcık ve sivrisinek o kadar çok olur ki başa cibinlik giymeden ovaya doğru açılamazsınız. Bir bulut gibidirler, insanı yakalarlarsa boğarlar bile. Geceleri odaların pencereleri açık olduğu halde odalara girmezler. Yolları: Arazi dümdüz olduğundan ovaya ve ormana arabalarla kolayca gidilebilir. Her taraf yol demektir. Şehrin mezarlığı: Yarım saat uzaklıkta olup mezarlıkta kocaman bir yapı vardır. Kışın ölenleri o yapının içine odun gibi istif ederek yığarlar. Toprak, kışın iki metre derinliğe kadar donduğundan mezar kazmanın imkânı yoktur. Mayısta buz çözülür. Lüzümü kadar mezar kazarlar ve ölülerini gömerler. Etlik hayvanlar: Mayısa kadar yetecek etlik hayvanları keserler. Her evin altı bir depodan ibarettir. O depolara etleri doldururlar. Kışın kızaklarla Pazaryerine götürürler ve destere ile keserek satarlar. Taze et bulmanın imkânı yoktur. Yumurta: Donar, çakıl taşı gibi olur. Onlarıda çuvallara doldururlar ve pazara götürüp satarlar. Süt: Yazın inekler otlaktan geldikleri gibi kapının önünde dururlar ve sağılırlar. Süt almak isteyenler bekleyip (Butilka) şişelerini doldurup alırlar. Kışın süt donmadan tencerelere doldurulur ve içerisine bir odun parçası koyarlar. Süt donduktan sonra tencereyi ateşe gösterirler. Donmuş süt tekerlek halinde çıkar. Sap vazifesini gören odundan tutup çuvala doldururlar. Kızaklara yüklenerek pazara gidilip satılırlar. Sebze: Sebzeye benzer şeyler kışın asla bulunmaz. Pazaryeri Şehrin bir tarafında büyük bir meydanlıktır. Kışın bu meydanların muhtelif yerlerinde büyük ateşler yakarlar. Bu suretle biraz olsun ısınma kolayını bulurlar. Halkın giydiği elbise; İşi olup ta şehre gidecek olanlar kadın ve erkek, ayaklarına (Valingi) dedikleri keçeden çizme giyerler. Başlarına da papak, gövdelerine ise uzun tüylü koyun postundan, topuğa kadar inen (Şuba) dedikleri kürklerden giyerler. Ellerinde ise yine içerisinde uzun tüylü koyun postundan yapılmış dirseğe kadar uzanan tek parmaklı eldiven giyerler. Yemekleri: Ekseriye çavdardan yapılmış çorniğhilef dedikleri ekmektir. Çavdar veya bulunursa buğday tane olarak veya un olarak mançuryadan, Rusyadan ve bazense Türkistan’dan getirtilir. Tütün: buda mançuryadan getirtilir. Sibirya da hububat türünden hiçbir şey yetişmez. Ancak önce söylediğim gibi bol miktarda patates yetiştirilir. Tütün mançuryadan yaprak olarak getirilir, çok sert olduğundan yapraklar yıkanır ve kıyılır. Tütün halinde veya papirüs yapılarak satılır. Tütün sapları’da denkler halinde getirtilir, odun havanlarında veya baltalarla dövülür, elenir birazda tütün tozu karıştırılarak (Mahurka) denen nesne meydana getirilir. Kâğıtla veya pipo ile tütün gibi içilir. İnsanların neşrunuması: Sibirya da doğan çocuklar gayet geç büyürler. Ordaki beş yaşında olan bir çocuk bizim iki yaşındaki çocuk kadar ancak gelişir. Yirmi yaşındakiler ise bizim on iki yaşındaki çocuklardan ayırt edilmez. Yani çok geç gelişirler ve cılız halde büyürler. Ahlak: Sıfırdan çok aşağıdır. Ahlak mefhumu denilecek hiçbir şey yoktur. Aile arasında herhangi gayrimeşru iş bir suç sayılmaz Hatta makbule geçer diye aile memnun dahi olur. Kepazeliğin en fenası bile hoşnutlukla karşılanır. Kız kelimesini bilmezler. En küçüğünden en büyüğüne kadar her ne olursa ortada. Yapılacak herhangi bir yolsuzluğa kimse müdahale etmez. Ayıp kelimesi Rusya da kullanılmaz. Hayvanlardan daha aşağı tıynettedirler Kırasyonaksk şehrinin kıyısında büyük istasyon ve birde Askeri garaj vardır. Nehrin üzerinden Trenlerin geçebilmesi için altı gözlü ve altından vapurların geçebileceği yükseklikte demir köprüsü vardır. İnsanların ve hayvanların geçmelerini mümkün kılacak şekilde yapılmıştır. Geniş Sibirya ovasının ortasından çift tren hattı şehirlerini birbirlerine bağlar. Şimale doğru gidildikçe medeniyetten mahrum tek tük Laponlardan başka Eskimo ailelerine rastlanır. Fakat onlarda medeni değil, vahşi halde yaşarlar.

     KOOPERATİF

Alman ve Avusturyalılar gibi Türkler de kooperatif usulü ile bar,gazino ve birde dükkan açmıştık.Her ihtiyacımızı kendi dükkanımızdan temin ediyor ve kendi gazinomuzda oturuyorduk.Dükkanın müdürü,katibi ve tezgahtarları vardı.Paranın alıp verilmesi makbuz usulü ile yapılırdı. Günün birinde Albay Arif beyle oda arkadaşım olan Hantal oğlu Hacı Hakkı kaptan la konuşurken Arif Bey: Dükkâna bir kasadar lazım fakat bu kasayı kimseye teslim edemiyoruz, bunun burası Rusya ne olur ne olmaz diye düşünüp duruyoruz. Karargâhta (438)subay var fakat bunların hangisine itimat edersin. Kimi kumarcı kimi bilmem ne onun için birisini bulup ta kasayı teslim edemiyoruz. Öteden beriden sordum, itimada layık Rizeli Hüseyin Hüsnü vardır, onun hareketlerini beğendik. Kumar falan oynamaz, uslu temiz bir çocuktur. Hakkı kaptanda Arif Beyin fikrini destekleyince Arif Bey: acaba kabul edermi? Mademki oda arkadaşındır sen onu kandır,(60)rublede aylık almış olacak. Her halde onun kandırılması sana kalmıştır dedi ve Hakkı kaptan oradan ayrılarak odaya geldi. Akşama doğru Hakkı kaptan geldi. Ben ise yemek yapmakla meşguldüm. Bana: Arif beyin ve benim bir ricamız var bu ricamızı kabul edeceksin dedi. Ben ise hiçbir şey anlamadım, ne olduğunu hiçte kestiremedim. Dediklerini maalmemnuniyetle kabul edeceğimi, çünkü ne siz nede Arif bey benim için fena bir şey düşünmesiniz dedim. Mümkünse baş üstüne diyerek söz verdim. Hakkı kaptan: Dükkânın kasadarlığını sana vermek istiyor bende senin gıyabında söz vermiştim. İşte mesele bundan ibarettir dedi. Ben zaten bir meşguliyet arıyordum. Buda en iyi bir işti, doğrusu sevindim. Sabahleyin Hakkı kaptanla Arif beyin yanına gittik. Yapılan teklifi kabul ettiğimi söyledim. Arif bey hizmetçisini gönderdi. Kaymakam Saffet beyi çağırttı. On ada bu vazifeyi kabul ettiğimi bildirdi. Oda memnun oldu. Çay içtikten sonra Arif Bey devamlı oğlum esaret hayatı sürüyoruz Almanlar ve Avusturyalılar gazino ve dükkân açtılar. Bizde onlar gibi yaptık. Dükkânın en mühim uzvu kasadardır. Para işi her işe benzemez. İşte bundan sonra kasayı teslim al ve vazifene başla. Bu sırada dükkânın müdürünü çağırttı. Yüzbaşı Macar Mustafa geldi ve ona işte kasadarınız, hemen teslim ediniz işe başlasın dedi. Yüzbaşı ile beraber dükkâna girip işe başladık. Satış usulü: Müşteri tezgâhtardan mal alır ve paket yapılır, tezgâhtarda kalır. Kendisine zımbalı bir kâğıt verilir. Müşteri kasaya gelince kâğıdı verir ve paranın tutarını kasaya öder, zımbalı kâğıdın yarısı kesilerek ödendi diye damgalanır müşteriye verilir, diğer yarısı kasadarda kalır. Müşteri pusulayı tezgâhtara verip malını alıp gider. Akşama kasadarda olan kâğıtlar ve tezgâhtarda olan damgalı kâğıtlar hesap edilir kasa defterine işlenir, tezgâhtarın sattığı malda anlaşılmış olur. Böyle alışverişlerde kolay ihtikâr olmaz. Alışverişimiz çok düzgün devam ediyor. Hele aybaşları çok fazla iş yapılıyordu. Parayı saklamakta bir mesele, çünkü hem arkadaşlardan hemse Ruslardan muhafaza etmek icap eder. Kumarcı arkadaşlardan hangisi fırsat bulsa hiç geçmez olduğunu biliyordum. Onun için çok zorluk çekmekte fakat benim için bulunmaz bir eğlence.

   ÇOK YASLI GÜNLERİMİZ

2 Şubat 1916. günü Erzurum la, biraz sonrada Rize nin düşman eline düştüğünü Rus gazetelerinde okuduk. Gün akşamdı bütün subaylar of, ah diyerek feryada başladılar. Esaret kâbusu altında inlerken bu iki mühim noktanın ve yurdumuzun kilidi olan bu yerlerin işgali değil yalnız bana bütün arkadaşlara çok derin tesir etti. Bütün başlar yere eğildi. Gülen hiçte yoktu. Ne kara günler. Bir buçuk esaret hayatımda (sene) memleketimden bir haber alamamıştım. Babama ve ağabeyime yazdığım mektuplardan hiçbir cevap alamamıştım. Hıları Ahmet vasıtasıyla ağabeyimden aldığım mektupta: memleket düşmandan evvel yaptıkları muharebede ettiklerini ve iyi hoş olduklarını, düşman işgalinden sonra onunda haberi o9lmadığını yazıyordu. Aile efradının ne olduğunu onunda haberi olmadığını yazıyordu. Salibi Ahmet vasıtasıyla Rize ye yazdığım mektubun karşılığını babamdan aldım. Demek ki sağ idiler, ne kadar sevindim tabii. Demek ki onlarda esir, bizim gibi düşman buyruğu altına girmişlerdi. Felaket her taraftan başımıza yağmur gibi yağıyordu. Nefes alacak halimiz kalmıyor, ölümden daha fenası: esaretle boğazlaşıyorduk. Şu kadar var ki babamla muhabereyi temin etmiş oldum ona da şükürler olsun diyerek bütünümüzün bu fena akıbetten kurtulmanın temennisinde bulunuyorduk. Babamdan ilk mektubu alınca bütün arkadaşlara vişne gazozu ziyafeti verdim. Esirdik fakat babamdan mektup aldıktan sonra kalbime bir ferahlık geldi Ve babamla düzenli olarak muhabere ediyorduk. Memleketimiz düşman istilasında olduğundan yüreklerimiz cayır cayır yanıyordu. Meşgul olayım diye dükkândaki vazifeme devam ediyordum. Sabahleyin saat ( 9 ) da dükkân açılıyor bende vazifemin başında bulunurum. Öylede saat ( 12 ) de dükkân kapanır, yemeklerimizi yeriz istirahatımızı yaparız. Saat ( 2 ) de yine dükkân açılır saat ( 5 ) e kadar alışveriş devam eder adeta bir resmi muesese gibi muamele yapardık. Dükkânın bütün defterleri vardı: gelir defteri; gider defteri ve defteri kebir, tam resmi bir müessese. Dükkândan bana verdikleri aylık ücret (60) altmış ruble. Bu paranın çoğunu sivil esirlere verirdim.(Mirni pilennilere) hele Rize Gün doğdu dan kara Mahmut oğlu Ethem efendi ve yanında bulunan bir kimsesiz çocuğa çok bakardım.Ruslar sivillere sadece erzak verirlerdi.Tabi aradan aylar yıllar geçer ,yiyecekte en mühim ihtiyaçlardandı. Aradan hep ey zaman geçmişti( KERNSKİ) isyanı başladı. Rus halkı hükümetlerini sulha zorladı. Çarnikola ile halk arasında gerginlik başladı. Kerenski denen adam iktidarı eline aldı. Keren ski sulh şartlarını çok ağır buldu. Keren ski ye bütün halkın güveni vardı. Güya sulh yapacak ve harp bitecekti. O da sulh yapmayınca BOLŞEVİK ler isyan ettiler ve Çarnikolayı taht tan indirdiler. TOBOLSK şehrini de parçaladılar. Bu suretle de Rusya da çar lık yıkıldı ve Romonov ailesinin sonu Nikolas ile bitti. Bu defada çar taraftarı bol Şefik taraftarı diye halk ikiye bölündü. Harici harpten başka dâhili harp ta başlamış oldu. Rus çarının parçalanışı, koca Rus imparatorluğu yıkılmış oldu. Biz esirler bu hali çok hoş görüyorduk. Bizim ebedi düşmanımız olan çarlık Rusya sı yıkıldı. Osmanlı devletinin amansız düşmanı olan(Romonov Hanedanı)ortadan kalkmış oldu. Bu namussuzlar daima Osmanlı Devletinin zararına genişleme siyaseti takip ederlerdi. Deli Petro nun (7) yedi maddelik vasiyetinden biri olan (Karadeniz boğazının Rusya ya mal olması için daima Osmanlı Devletini komşularıyla çarpıştırmak, neticede zayıf ve yorgun olan Osmanlılara hiç meydan vermeden saldırmak ve bu suretle boğazları ele geçirmek için her maddede ön planda bulunmasını tavsiye ediyordu. Bu vasiyeti tutan halefleri daime bizi komşu devletlerle çarpıştırıyor, Kafkas, Kırım ve çok yerlerimizi elimizden alıyordu. Bizim zayıf düşmemizle Rusya kuvvetleniyordu. Elimizin altında bulunan: Ulah, Sırp, Bulgar, Rum, Ermeni ve Arnavutları ve hatta Kürtleri bile aleyhimize ayaklandırıyordu. Osmanlı Devletini ortan kaldırmaya çalışan bu Romonov ailesinin son çarı olan Nikolanın paramparça olmasını elbette çok hoş görüyorduk ve seviniyorduk. Evvelce başımızda bulunan hükümet adamlarımız Rusya’nın bu hareketine seyirci gözüyle bakıyor Rusya’nın zayıf zamanlarından istifade etmeyi hatırlarından bile geçirmiyorlardı. Böyle amansız bir düşmanın parçalanmasını beklemek zaten hakkımızdır. Biz hem esaretten kurtaracağız hemse ebedi düşmanımızdan emin olacağız. Bolşeviklerin sulh şartlarının nasıl olursa olsun muahedeyi imzaladılar ve sulhu getirdiler. Esaretten kurtulacağımızı anladık ve trenlere bindirilip memlekete gelmek üzere hareket ettirdiler. Trenle hareket ettik fakat yolda bazı engellerin çıkması ihtimali de vardı.

  SİBİRYADA KOLÇAK HÜKÜMETİ

  O sırada Sibirya da General Kolçak adında bir General Bolşeviklere karşı geldi. Ordu düzenleyerek Çar Hükümetini diriltmeye çalışıyordu. Biz ise Trene binerek subaylar hep birlikte Kırasnoyastan hareket ettik. Üç gün yol aldıktan sonra Sibirya’ nın TOMSK şehrine geldik. Az ilerde Bolşevik orduları yolumuzun üzerinde çarpışıp muharebe ettiklerini duyduk, kulaklarımız çınladı. Geçmeye imkân varmı? Aslaaa. Vagonlarımızı kör bir makasa bıraktılar. Güya yol açılacak ve bizide gönderecekler. Nereye ve ne zaman. Hayal ve boş ümitler. İki ay kadar TOMSK İstasyonunda vagonlar içerisinde kaldık. Kolçak ordusu ile Bolşevik orduları Ural dağlarında muharebe ediyor, arasıra gök gürler gibi sesler duyuyorduk. Cereyanı hala intizardan başka ne yapabilirdik. Hiç. TOMSK ŞEHRİ Obi nehrinin bir kolu kıyısında kurulmuş muntazam ve muazzam bir şehirdir. Kalabalık halkın üçte biri Müslüman tatardır. Muntazam ve Minareleri Camileri mevcut olup zenginlikçe Müslümanlar Ruslardan çok ileridirler. Her gün için Türk esirlerini davet ederler ve fevkalade rağbet gösterirlerdi. Bir gün tatar arkadaşlarla geçmeye çıkmıştık. Nehrin kenarında iskelemsi bir yer vardı, onun üzerine çıktık nehre bakıyorduk, az sonra küçük bir vapur geldi, tatarlar: Buyurunuz dediler ve gemiye bindik. Geminin arka tarafında boş kanepelerden birine oturduk, çok geçmeden gemi hareket etti. Nehirden yukarıya yol almaya başladık. Ne bileyim ki geminin makinesi yokmuş. Fakat pervane dönüyor, gemi gidiyordu. Geminin ortasında enine yakın bir kalınlıkta dolap, dolabın içerisinde dört tane At, yüksekte ve kendine mahsus yerde oturan sürücü kırbacı şaklattığı gibi Atlar dörtnala kalkıyor, kuş gibi uçuyorlardı. Fakat uzun yola değil oldukları yerde dönüyorlardı. Atlar döndükçe dişliler vasıtasıyla geminin pervaneleri dönüyor böylelikle atların çektiği gemi ile bizde seyahate çıkmış oluyoruz. Gemimiz nehirden yukarı bir müddet gitti ve başka bir iskeleye yanaştı. Bizde dışarı çıktık. Mesire yerinde olan başka Tatarlar bize yemek ve çay ikram ettiler. Birkaç saat kaldıktan sonra yukardan aşağı gelen aynı gemiye binerek şehre geldik. Hayatımızda atların yürüttüğü gemiye de ilk defa binmiş olduk. TOMSK Tatarları bize çok iyi muamele ettiler ve çok iyi baktılar. Bizden evvel oraya sevk edilen Türk esirleriyle de birleştik. Pekmezli köyünden Oflu oğlu Ali ile Trabzonlu Makul oğlu Kazım hemşerimiz olmak dolayısıyla beraber düşüp kalkıyorduk. Kolçak ordusu ile Bolşevikler arasında muharebe oluyordu. Kolçak ordusu gerilemeye yüz tutmuş bizide yerimizden kaldırıp tekrar Kırasnoyarska getirmek için vagonlarımıza lokomotif takıp sürüklemeye başladık. Eyvahlar olsun yine eski yerimize dönüyor ve bütün ümitlerimiz kesiliyordu. İkinci defa esarete düşmüş olduk. Yine o eski yere geldik ve karargâha tıkandık, kışlalara tevzi edildik. Felaket kat kat olup üzerimize yüklendi. Bundan sonra ne olacak bir hiç. Bir taraf tanda yurdumuzun birçok yerlerini düşmanlar işgal etmişti. İşgal hareketlerini Rus gazetelerinden öğreniyorduk. Üzülüyor, kendi kendimizi kemiriyorduk. Felaket hem memleketimize hemse bize aynı ağırlıkla önümüze çöküyordu. Mondros müzakeresini imzalayan İstanbul Hükümeti Düşmanların her dediğine boyun eğiyor hiçbir itirazda bulunmuyordu. Bu havadisleri gazetelerde okurken gözlerimizden birbirini takip eden yaşlar yuvarlanıyordu. Altı yüz (600) senelik Osmanlı Devleti yıkılıyor ve ülkede parçalanıyordu. Düşmandan merhamet bekleyen padişah, hiç sıkılmadan galip devletlere memleketi teslim den çekinmiyor ve her dediklerini kabul ediyordu. Amerika cumhurbaşkanı Wilson ‘un sulh projesine göre Türkiye baştanbaşa parçalanıyor ve bütün ülke düşman nüfusu altına giriyordu. Giresun’dan Van’a kadar Doğu illerimizde Ermenistan kuruluyordu. Bir taraftan esaret bir taraf tan’da memleketimizin parçalanması hayatımızı tahammül edemeyecek dereceye getirmişti. Müttefiklerimiz: Almanlar, Avusturyalılar ve Bulgarlar galip devletlere teslim oluyorlar, biz yalnız kalıyorduk. Hükümet adamlarımızdan bazıları: Kimin himayesine girersek daha karlı olacağımızı düşünüyor. Halkımız ise yer yer yaptıkları ayaklanmalardan kimseye sığınmak değil ölene kadar çarpışmak istediğini anlatıyordu. Bu haberleri gazetelerden duyunca bizde sevinmiyor değildik. Bu haberleri Sibirya’da hüküm süren kolçak gazetelerinden öğreniyorduk. Düşman tekliflerinin hiçbirisini kabul etmeyen halkın başına Mustafa Kemal Paşa denilen bir kumandan geçtiğini ve memleketi kurtarmak için bir Türk kalana kadar savaşacağını bütün dünyaya ilan ettiğini de aynı gazetelerden okuyarak öğrendik. Bu haberlerden çok sevindik. Memleketimizin muhtelif yerlerinde çete harpleri yapan kardeşlerimize biz duadan başka bir yardımda bulunamıyorduk. Bu hususta çok üzülüyor fakat ne çareki esirdik. Esaretten kurtulamadığımız gibi, kurtulma ümidi çok azdı.

KOLÇAK BOLŞEVİK SAVAŞI

 Kış mevsimi idi, soğuk sıfırın altında (-40,50) olduğu sırada Bolşevikler Sibirya’yı elinde tutan Kolçak ordusunun üzerine yüklendiler. Buna karşıda Kolçak lazım gelen tedbirleri almış ve hatta esir Alman, Avusturya ve Çeklerden ordusuna hizmet etmek için vazife alanlar dahi çoktu. Urallar’dan gerilemeye başlayan Kolçak ordusunu Bolşevikler takip ediyor, General Kolçak ordusu ise bozgun bir halde değil hem harp ediyor ve hemse muntazam bir şekilde geri çekiliyordu. Harp sahasının azar azar bize doğru gelmesi esirleri düşündürüyor ve bu afattan bize de bir zarar geleceğini seziyorduk. Çünkü Bolşevikler insan zayiatını düşünmüyor, saldırıyor hunharca imha hareketi yapıyordu. En korkunç harp sahasının Kırasnoyas ovası olacağı tahmin ediliyordu. Sonuçta da öyle oldu. Kolçaklar Usare karargâhının etrafında makineli tüfeklerle de takviye etmişlerdi. Kar her tarafı beyazlara bürümüş hiçbir karartı görünmüyor, soğuk şiddetini muhafaza ediyordu. Günlerden bir gün erken saatlerde top sesleri duyulmaya başladı. Kolçak ordusunun kısmi küllisi ovada belirdiğini biz esirler pencerelerden seyrediyorduk. Kolçak ordusu yavaş yavaş Kırasnoyarsk ovasına geldi. Arkasından Bolşevik canavarları itler gibi saldırıyor. Hem kendileri kırılıyor hemse Kolçakları perişan ediyordu. Biz esirler pencerelere dolmuş muharebeyi seyrediyorduk. Yüreklerimizin çarpması haddini aşmıştı.(Sellettellehul kelbe alel hin ziri) Biz esirler zaten hayattan ümidimiz yoktu. Bu defa ise ahi ret yolculuğuna hazırlanıyor ve son nefesi bekliyorduk. Çünkü muharebe yeriyle hiçbir mesafe kalmamıştı. Harp sahasında bulunuyorduk. Ovada kan gövdeyi götürecek dereceye kadar gelmiş. Toplar, makineli tüfekler, piyade tüfekleri ateş püskürüyordu. Bir uğultudur gidiyor bizde pencerelerden seyretmeye devam ediyorduk. Korkudan yemek içmek kimsenin aklına bile gelmiyordu. Heyecan içindeydik. Beş saat devam eden muharebeden sonra Kolçak ordusu bozuldu ve geri çekilmeye başladı. Nereye çekilebilecekler, çekilmenin imkânı varmı? Bu vaziyet karşısında iki koldan harp ederek çekilmeye çalışıyordu. Kolçak ordusunun bir koluna General Kapel kumanda ediyor. Ana kuvvette ise bizzat Kolçak kumanda ediyordu. Kap el ordusu şehrin arka tarafına çekilmeye çalışırken Kolçak kumandasındaki orduda karargâhımızın yanından geçerek çekilmek istiyordu. Fakat buna da imkân bulamayan Kolçak ordusu orada tükenerek muharebe sükûta vardı. Karla örtülü ovanın yüzü insan cesedinden kararmış ve çok çirkin bir hal almıştı. Şehrin arkasından çekilmekte olan Kap el ordusu ise buzların üstünden nehri geçmek istese de bir Bolşevik kolu İstasyonu işgal etmiş bulunduğundan Kap el iki ateş arasında kaldı, ordusunu kurtarma çabası kalmamıştı. Bu vaziyet karşısında erimekte olan Kap el ordusu esir kalmış demekti. General Kap el ise ordusunu bırakarak yalnız başına firara karar kıldı. Kendisi çekilip gittiğini bir zaman sonra öğrendik.Muharebenin sonunda karla örtülü ovanın yüzü ölü, yaralı ve sağlam insanlarla kararmıştı.Gün akşam olmuş karanlık çökmüştü,bizde yerlerimize çekildik.Işık yakmak olmadığı gibi düşünceden konuşmak bile yoktu.Ağızlarımız bıçakla açılmıyordu. Ertesi günün sabahı erken saatlerde Kolçak ve Kap el ordusunun enkazını derleyip topladılar. Ölü ve ağır yaralıları esirlere açtırdıkları kuyulara doldurdular. Yürüyebilenleri ve sağlamları da bulunduğumuz karargâhın zeminliklerine doldurdular. Aldıkları esirlere: yemek yok, içmek yok, ateş yok. Soğuk sıfırın altında (-40,-50) derece olduğu bir sırada insanlar soğuktan donuyorlar, göre göre ölümlerine intizar ediyorlardı. Karargâhın diğer tarafındaki zeminlere soba kurdular, yemek pişirttiler. Kolçak esirlerine: Bolşevik olursanız, işte soba işte yemek. Eğer olmazsanız aç ve açıkta ölümü bekleyin. Tabi aç ve soğukta kalan Rus esirlerinin birçoğu hemen sıcak sobaların yanına koştu ve yemeklerini de yediler, karınlarını doyurdular. Bir kısmı da kolçak’a sadık kaldı, ne sıcak aradı ne de yemeğe koştu. Bu suretle ölmeye karar verdiler ki bu kararlarını yanımıza geldiklerinde bize söylediler. Çok geçmeden Rus esirleri arasında Tifo, tifüs hastalıkları baş gösterdi. Küme küme yerlere serilmişler ve can vermişlerdir. Kolçak ordusu subaylarından birçoğu yanımıza gelerek ekmek istediler, bizde elimizden geldiği kadar verdik ve yardım ettik. Para vermek isteyenlerden para almadık, buna karşın yerlere eğilerek teşekkür ediyorlardı. Tekrar gelmek üzere çekilip giderlerdi. Bir ekmeğe bir altın saat, altın yüzük, Rus altını alanlarda oldu. Fakat o servet yine Ruslara nasip oldu. Bolşevik istilası kimseye servet, para, eşya bırakmadı. Kolçak ordusu enkazından tifüs hastalığına yakalananlardan ölenler için Bolşevikler: Esir Alman, Avusturyalı ve Çeklere nehir kenarında geniş ve derin kuyular açtırdılar ve ölenleri bu kuyulara doldurdular. Bolşevikler bizim kışlalara da nöbetçi koydular. Konuşmak, yerlerinden kımıldamamak, kalkmak dışarı bakmak, katiyen yasak. Nöbetçiler bizi odalarda sıkı tarassut altında bulundurdular. Aynı zamanda her kışlanın köşe başlarında birer makineli tüfek yerleştirdiler, şeritler takılmış ateşe hazır bir vaziyette duruyordu. Su almak için bile müsaade etmezlerdi. Esirleri susuz bırakırlardı. Biz Türkler hiçbir işe karışmadığımız halde Bolşeviklerden görmüş olduğumuz çirkin muamele insanlığa sığmaz. Canavarlar bile böyle vahşicesine hareket etmez (Komünistlerin hal ve gidişatlarını hareketlerine kıyas ederek bir fikir edinmek güç olmazsa gerek) İşte hemcinslerine gerekse esirlerine karşı yaptıkları tahammül edilmez muamele vahşilerde bile görülmemiştir, hatta duyulmamıştır.

   DİVANI HARP KARARIYLA KURŞUNA DİZME

Aradan dört gün geçmişti. Karargâhın arkasında bulunan kilisede divani harp kuruldu.(Kimlerden kurulmuş? Dört baldırı çıplak Bolşevik komiserinden) verecekleri kararlardan ibret alın: Bolşeviklere karşı silah kullandıklarından dolayı harp suçlusu olarak birçoklarını ayırdılar ve suçlular mahkeme ediliyor ve karar hemen infaz ediliyor. Harp suçluları posta posta kiliseye getiriliyor, aynı kararlar uygulanarak ölüm cezası veriliyor, hemen kararın infazı için kilisede mücrimlerin kolları bağlanıyor ovaya doğru götürülüyor arkalarında yaylım ateş ediliyor. Tabiî ki hepsi yere yuvarlanıyor, bir kısmı ölmüyor canlı kalıyor, fakat ölümü canlımı bakmak yok, ancak: Alman ve Avusturyalı esirlere açılan kuyulara canlı cansız bakmadan hep beraber dolduruluyor. Sibirya’nın soğuğunda yaralı kalanlar ne kadar yaşar, onu okuyucularımın takdirine bırakıyorum. Kolçak ordusunun harp suçlularının sonu geldikten sonra sıra Alman, Avusturyalı, Macarlara ve çeklere geldi. Bunlarda Bolşeviklere karşı Kolçak ordusunda vazife alanlar. İşte onlarda posta posta kiliseye götürülüyor her halinde idam cezası alıyor ve kurşuna diziliyorlardı. Bunların hepsi muhabereye iştirak etmemiş fakat az şüpheyi çekenler bu işin kurbanı olarak can veriyorlardı. Bunların yaptıklarını kimsenin haberi olmadan aralıklardan seyrediyorduk. Fakat küçük bir şüphe insanın canı pahasına mal olur, arkadan eyvah bile denemiyor.

   BÜTÜN ESİRLERİN KIŞLALARIN ÖNÜNDE ÇİFT SIRA EMRİ

Bu arama ve taramadan sonra bütün esirleri kışlalarının önünde çift sıra olmaları için emir verildi. Gözümüzün önünde cereyan eden vakalardan almış olduğumuz fikirler ve gördüğümüz vahşice hareketlerden, kışlaların önünde çift sıra ne demektir? Diye düşündük, fakat ne olduğunu anlamanın imkânı yoktu. Hele bakalım Allah ne gösterecek? Hayırlısı olur inşa Allah. Yüzümüzde şafak attı. Elden ne gelir ki, istersen karşı gel. Divani harp adam bekliyor. Köşe başındaki makineli tüfeklerde şeritler takılı, numara neferleri yerlerini almış ateşe hazır bir vaziyette emir bekliyorlar. Dışarıda esas duruş vaziyetinde hiç kımıldama yok, Soğuk (-40,-50) sıfırın altında eksi kırk elli derece ,(Ana baba günü)Hazır ol vaziyette durdurulduk, nefesimizi bile dışarı veremiyor, ölüm cezası verilmiş kararın infazı için ateş bekliyor, bizde onlara bakıyorduk. Karşımızda bulunan Alman, Avusturyalı, Macar ve Çekler den kışlalarının önünde çift sıra duranları sağdan saydırıyor ve her onuncuyu üç adım ileri çıkartıyorlar, bütün Ecnebiler böylece bir heykel gibi duruyorlar, verilecek olan emre intizar ediyorlar. Bizde aynı vaziyette bekliyorduk. Üç saatten sonra zaten Türkleri hiç çift saydırmadılar. Türkler sağdan geri dön kışlaya marş emrini verdiler. Biz usulcacık geri dönüp kışlamıza geldik ve pencereden Avrupalıların ne olacağına bakıyorduk. Onlardan ileri çıkanları aldılar bir yere topladılar diğerlerini kışlalarına gönderdiler. Avrupalılar(Ecnebiler) Kolçak ordusuna yardım ettikleri için bütün şüphelileri önceden toplayıp idam etmişlerdi. Yinede öfkelerini alamamış olacaklar ki geri kalanların da onda birini idama karar vermişler ve bu suretle her onda bir çifti idam etmek için ileri çıkarmışlar geriye kalanların ise saf olduklarına kanaat getirdiler. O çiftleri yine kiliseye götürüp toptan ölümlerine karar verdiler ve kurşuna dizdiler. Türklerden başka bütün esirler bu akıbete uğrayarak kurbanlarını verdiler. Bu büyük felaketi yalnız Türkler kazasız belasız atlattılar. Hepimize geçmişler olsun. Çok sürmedi,bütün Sibirya Bolşeviklerin eline geçti.Bizde bu defa Bolşeviklere esir kaldık.,bununla beraber büyük facialara şahit olduk. Tabii harp bu ya evvela Ruslara (Çar hükümetine) kimimiz yaralı, kimimiz yarasız olarak esir düştük. Birçok maceralardan sonra Kolçak hükümetine esir kaldık. Akıl ve hayalin kabul etmeyeceği hallerden sonra da esir olarak Bolşeviklerin eline geçtik. Her esaret süresi: Bir buçuk veya iki sene kadar devam ediyordu. Sonumuz hayırlı olsun. Bolşeviklerin eline düşene kadar maaşlarımızı muntazam alıyorduk sıkıntı çekmiyorduk. Subayların düşmanı Bolşeviklerin eline geçtikten sonra para denen nesneyi kestiler ve aynı zamanda da paranın değeri de kalmamıştı, köylüler paranın yüzüne bakmıyordu bile. Esir Askerlere ölmeyecek kadar erzak veriyorlar, subaylara ise hiçbir şey verilmiyor. Bolşeviklikte ille de çalış, ye yoksa aç kaldığının resmidir. Bolşeviklik yalnızca subay düşmanı değil, insanlık için büyük tehlike. Arkadaşlardan kuvveti yerinde olanlardan bazıları, odun kesmeye, bazıları cam fabrikasına bir kısmı da köylere dağıldılar. Karınlarını doyurmak için çareler arıyorlardı, ne yapsınlar. Açlık adamı düşman kapısına yollar derlerdi çok doğrudur. Ben ve benim gibi yaralı hastalar karargâhta kaldık. Para olsa da kimse almıyor. Elbise veya çamaşır varsa değişme suretiyle, Ekmek, yumurta gibi bazı yiyecekler almak mümkün. Eğer yoksa aç kalmak işten bile değildir. Bavulumuzda ve sırtımızda olan giyecekleri birer birer veriyor ölmeyecek kadar yiyecek alıyorduk. Bu halimiz devam ederse açlıktan ölmek muhakkak, ne yapacağız? Ne ile hayatımızı idame ettireceğiz diye arkadaşlarımla dert yanıyorduk. Çok ağır hastalar ölümlerini bekledikleri gibi bizde akıbetimizin ne olacağına intizar ediyorduk. Allah elbet bir kapı açar. Bir gün bize bir emir; Yarın saat onda büyük hamamda toplanılacak, geride kimse kalmasın. Sürüne sürüne biz Türklerde gittik. Orda üç Doktor esirleri muayene ediyorlar. Kimine sağ kapıdan çık, kiminede sol kapıdan çık deniyor. Sağdan çıkanın nereye soldan çıkanın nereye gidecek diye bir şey bilmiyorduk. Sonradan anladık ki soldan çıkanlar çalışabilir, sağdan çıkanlar çalışamaz mış.(Zurnadan peşrev olmaz, ne çıkarsa bahtına) kabilinden işaret edilen kapıdan çıktık. Benden evvel çıkanlar hamam ediyorlardı, bana da hamam yapmamı söylendiler. Yıkanmaya başladım, arkadaşlarımda geldiler ve hep beraber yıkandık. Hamamdan çıkmak için bize hastane çamaşırı verdiler. Bizim elbiselerimizi aldılar paket yapıp üzerlerine etiket yazarak bize de numaralarını verdiler.

  NEKAHET HANEYE Hareketimizin emri verildi, dışarı çıktık. Bekleyen kızaklara bindik ve karargâhın kıyısındaki hastane yanındaki yere konan barakalara götürüldük, işte yeriniz burasıdır dediler. İndik barakaya girdik, birer yatak gösterdiler ve herkes yatağının üstüne oturdu. Bizler çalışamadığımız için oraya beslemeye götürülmüşüz. Fakat heriflerde ayar olmadığını iyi bildiğimiz için önümüze ne çıkacağını kestiremiyorduk. Eh sende: Bir gün rahatlıkta rahatlıktır dedik yatağımıza yan geldik. Hemen yemekler geldi, yedik ve yerken arkadaşlarla birbirimizin yüzüne bakıyorduk. O an için de açlık tehlikesini atlattık demektir. Çalışabilir denenler doğruca ormana gönderilmişler. Ne yapsın biçareler, çalışma iktidarında olduklarından çalışıp yemek zorundadırlar. Bolşevik demek, insanlık düşmanı demek olduğunu herkes bilmelidir ve herkes ona göre hareket etmelidir. Nekahet hane dedikleri yerde yatıyor yemeklerimiz veriliyor, hamam, kütüphane, sinema var fakat heriflerin suratından nefret akıyor.

  TEKRAR DOKTOR MUAYENESİ

 Bolşevikler bazı Avrupa Devletleriyle bir çeşit muahedeler yaptılar. Öyle duyuyorduk fakat hiçbir emare görünmüyordu. Halimiz muayyen zaman için fena değildi, fakat dünyadan hiçbir haberimiz yoktu ve olamazdı. Kimseleri görmüyor ve gazetede okumuyoruz. Rus kumandanlığında çalışan insaflı Ruslar, iyi bir haber olsa gizlice bize bildiriyor ve sevindiriyorlardı. Dört ay bu vaziyette kaldık. Tekrar doktorlar bizi muayeneye tabi tuttular. Hastalık derecesini üçe ayırdılar. A.B.C. Bundan maksatları ağır hastalar ilk posta, derece (Kıdem)sırasıyla memlekete gönderilecekmiş. Bu haberden tabiî ki çok sevindik, fakat inanılırmı? Nede olsa bir umut. Bu suretle ölüme değilse hayata kollarımızı açmak istiyorduk. Birkaç haftada böylece avunduk. Günler geçmiyor, sabırsızlığımız artıyordu. Nihayet bir gün emir geldi. Yarın ilk posta hareket edecek. Bizden birkaçı da (A) gurubuna dâhil olduğumuzdan çok sabırsızlanıyorduk. O gece hiç uyumadık. Uyumadığımız için de bir türlü sabah olmuyordu. Hareket için hazırlayacak bir şeyimiz yoktu. Yalnız elbiselerimizi verecekler ve gönderecekler, böylece kulağımız kapıda. Sabah oldu ve isimleri okuyan geldi ve ismi okunan kapıya gelsin dedi. İsimleri okumaya başladı, şimdi benim adım okunur, ha sonra okunur derken biz Türklerden hiçbirimizin adı okunmadı. Okunanlar; Alman, Avusturyalı, Macar ve Çekler den ibaretti. Eh; Bugün olmadı yarın muhakkak olur dedik ve cesaretimizin kırılmaması için herhalde ikinci postaya gideriz diyerek ferahlamaya çalışıyoruz. Türkler den neden hiç okunmadı diye sorduğumuzda; sonra dediler, o kadar. Gönderilmediğimizden müteessirdik fakat (A)kafilesi bitmedi ya diyerek ümit besliyorduk. Haftaya gideriz diye kendimizi avutuyorduk ve teselli oluyorduk. Bu hafta geldi yine gideceklerin isimleri okundu. Türkler den bir tanesi okunmadı. Ateştir sardı bacayı, fakat yinede gelecek hafta muhakkak gideriz diye teselliye çalışıyorduk. İstersen uğraşma, elinden ne gelir. Hiç. Bu postada gitti, hatta (B) işaretlilerden de bu postada vardı. Biz artık telaşa düştük; Ne var ne yok diye resmen müracaat ettik, bize, Türklerle henüz esir mübadelesi yapılmadığından gönderilmeyeceğimizin kara haberini aldık. Bu haberden çok üzüldük, ne yaparsan yap kimin umurunda. Ruslarla Alman, Avusturyalı, Macar ve Çekler arasında mübadele üsera muahedesi yapıldığı, Türklerle henüz ne İstanbul Hükümeti nede Mustafa Kemal Hükümeti ile bir anlaşmaya varılmadığını öğrenince başlarımız yere dikilerek yerlerimize geldik ve yataklarımıza kapandık. Yanımızda olan Avrupalılar Trenler dolusu memleketlerine gidiyorlar, biz ise mukadderatı beklemekten başka ne yapabilirdik ki? Hiç. Hürriyet meftunu olan bizler esaretin zalim pençesinde inim inim inleyen bizler başka hiçbir kudrete sahip değildik. Yanımızdan Avrupalıların sevki muntazam devam ederken bizim ismimizin okunmaması üzerine can sıkıntısından eski defterleri karıştırmaya başladık. Ruslar bugün değil çok eskiden beri Türklerin düşmanıdır. Birkaç Türk esirinin imhası canlarına minnet nesine yetmez. Bu deli Petronun vasiyetini yine hatırladık. Isırgan bahçesine ısırgan biter, gül bitmez. Biz büyük ümitlerle başlıyorduk. Mustafa Kemal Paşa bizi Rus Bolşeviklerine bırakmaz, bir yolunu bulur bizi kurtarır diye hem müteselli ve hemse paşa ile övünüyorduk. Mutlaka bizi bu rezillerin elinden alır dedik ve öylede oldu.

MUSTAFA KEMAL PAŞA İLE RUS MUKAVELESİ

  Ara sıra Ruslar bize kaçak gazete getiriyorlardı. Bir gazetede; Türkiyede halk arasında Mondros müzakeresine karşı bir ayaklanma olduğunu ve bu ayaklanmayı da Mustafa Kemal Paşa adında bir kumandan idare ettiğini ve Türklerden yani Türkiye’den bütün düşmanları atıncaya kadar savaşacaklarını ve bu uğurda yemin ettiklerini okuduk ve çok sevindik. İstanbul da bulunan padişah ve Hükümet adamları düşmanların her dediklerini kabul ettiklerini ve Mondros mütarekesinin her maddesine boyun eğdiğini ve bu yüzden Ankara da kurulan milli Hükümetle İstanbul’daki Hükümet arasında görüş ve anlayış ayrılığı olduğunu da öğrenince yine üzülüyor ve müteessir oluyorduk. İstanbul Hükümetinin korkaklığına canımız çok sıkılıyordu fakat elden ne gelir. Aradan çok geçmeden kuvayimilliyeye dayanarak (Ankara da büyük millet meclisi ) hükümeti kurulduğunu yine Rus gazetelerinden öğrendik. Memleketimizi ve milletimizi kurtarmak için öne atılan Mustafa Kemal Paşanın bir halaskar olacağı kanaati hâsıl oldu. İstanbul Hükümetine iş kalmamış ancak postlarını kurtarmaya çalıştıklarını anladık. Az çok ümitlerimiz hayalden hakikate intikal edeceği hissi kuvvetleniyordu. Yalnız vatanın ve vatanda bulunan milletin değil, bizim gibi düşman ellerinde esir olarak inim inim inleyenlerin kurtulması yine Ankara hükümetinin gayretine bağlı olduğuna inanıyorduk ve muzaffer olmaları için el kaldırıp dualar ediyorduk. Elimizden başka bir şey gelmiyordu. Bin bir müşküller yoksuzluk karşısında vatanı kurtarmak için kurtuluş savaşı ile uğraşmakta olan Mustafa Kemal Paşa, biz esirleri de unutmadı. Ruslarla esir mübadele mukavelesi yaparak bütün Türk esirlerin sağlam ve sakatlarını derhal Türkiye ye iadelerini temin etti. Tabi bizim hiçbir şeyden haberimiz yok. Mahzun mahzun mukadderatı beklerken bir akşam Rus kançılaryasından birisi geldi ve yüksek sesle Türkler; Müjde müjde, sağlam ve sakat hepiniz birden memleketinize gideceksiniz diye bağırdı. Mustafa Kemal ile mukavele yapıldı, uzlaşıldı sevk emrinizde geldi. Hayale dalmış olan bizler birden bire şaşırdık. Acaba doğrumu? Ne diyor bu Rus. Sabredemedik, yerlerimizden fırladık, haberi getiren Rus un etrafını sardık. Dediğin doğrumu yoksa bizimle alay mı ediyorsun dedik. Bizi ikna ya çalıştı ve ilave etti; Telgraf geldi yarın size tebliğ edilecek dedi, müsterih olun. Korka korka birbirimizin yüzüne baktık, rüyamı hakikat mi? Rus ilave etti. Sizin ne kadar üzüntülü olduğunuzu bildiğim için sabahı beklemeden müjdeye geldim dedi.(Bolşeviklerin arasında insan da varmış) hepsi canavar değilmiş. O gece sabahlara kadar uyumadık. Türlü türlü manalar verdik, neyse sabah oldu. Bize müjdeyi veren Rus sabahleyin elinde o dediği kâğıtla geldi, işte emriniz dedi. Alın okuyun inanın. Emri aldık okuduk emir şöyle idi;(Bütün Türk esirleri sakat ve sağlam en yakın bir günde karargâhta toplanacak hep beraber memleketlerine gidecekler)hakikatten çok sevindik fakat ne olur ne olmaz diye de bir tarafı açık bırakmayı da unutmadık. Ormanda, cam fabrikasında ve köylerde çalışmaya gidenlere haber verildi. Üçer beşer toplanıyorlar ve sabırsızlıkla diğer gelecekleri bekliyoruz, biran evvel yola çıksak diyorduk. Gelen emir üzerine haberleştik, toplandık fakat hakikatten memleketimize gideceğimize inanamıyorduk. Çünkü Ruslarda ayar yok. Sözlerine inanılacak adam değillerdi ki. En salahiyetli adamları bile baldırı çıplağın birisi. Ortada mesuliyet kabul edecek kanunları mevcut olmadığından her yerde ve her amir istediği gibi hareket edebiliyor. Kendi ırkdaşlarına yaptıkları zulmü, rezaletin, şenaatin haddi hesabı olmadığına şahit olmuşuzdur. Böyle güruhun emrine de sözüne de inanılır mı? Birisi yapsa diğeri bozar. Onun için gelen emri kaydıihtiyatla karşılıyoruz. Bununla beraber emir doğrudur diye korkarak sevinmekten yüreklerimiz hopluyor.

 TÜRKİYEYE DOĞRUTREN YOLCULUĞU

  Bir akşam gelen emir; Türk esirlerini götürecek olan Tren hazırlanmıştır. Yarın sabah hareket edecekler. Kendilerine tebliği. O akşam tabiidir hiç uyumadık, sabaha kadar oturduk ve hayal düşüncelerimiz hakikat olduğunu konuştuk. Bir taratanda ne olur ne olmaz diye düşüncemiz yok değildi. Avrupalıların sevkıyatı devam etmekte fakat onlar(A.B.C.)sırasına göre gidiyor, her Tren beş yüz kişilik kafile halinde hepsinin gitmesi aylara muhtaç. Neyse sabah oldu elbiselerimizi verdiler. Heyecandan titrerken elbiselerimizi giyiniyoruz, hazırlandık, kapının önünde toplandık. Bizi nakledecek arabalarda gelmiş bulunuyordu. Arabalara bindirildik ve istasyona doğru yola dizildik. Bu karargâhtan iki sene evvel bu suretle arabalara bindirilmiş ve istasyona, hatta Trene bindik üç günlük yol aldıktan sonra tekrar buraya getirtilerek aradan iki sene gibi oldukça muazzam bir zaman daha burada kaldık. Bu defa da öylemi olacak? Yoksa başka bir kapmamı tıkanacağız düşüncesi her birimizin yüzünden okunuyordu. Birbirimizle konuşuyor hayallere dalmış istasyona iniyorduk. İstasyona gelince marşandiz vagonlara yataklar konmuş ve her birimize gösterilen yataklar üzerine oturduk. Önümüze açılacak uçuruma veya saadet yolunun görülmesine intizar ediyorduk. Beraberimizde doktor ve hasta bakıcılar da vardı. Düdük öttü, Trenimiz yavaş yavaş hareket etmeye yol almaya başladı gidiyoruz. Gidiyorduk ama o iki sene evvelki hareketimizin günleri gözümüzün önüne geliyor ve adeta kararsız kalıyorduk. Herhalde bu sefer gitmemiz hakikat. Fakat inanılır mı bu Ruslara. Trenimiz hızla değil yavaş yavaş yol alıyordu. Çünkü lokomotifte kömür değil odun yanıyordu. İstasyonlarda sanki hiç durmuyorduk, bu Tren yalnız bizi götürüyordu. Birgün yine TOMSK şehrine geldik. İki sene evvel geldiğimiz TOMSK istasyonuna varınca yüreklerimizin hoplaması fazlalaştı. Çok hatta aylarca kalan vagonlarımızın hatıralarını hatırladıkça her birimizin gözünde canlanan o tüyler ürpertici hülyalara dalmışken yanımızda bulunan Rus hasta bakıcılar bize: İlerde tuz olmadığını ve buradan biraz olsun tuz almanızı tavsiye ederek bizi hayalimizden uyandırdılar. O bölgede para işliyor ve bizde de para vardı. TOMSK tan her birimiz birer ikişer çuval dolusu tuz aldık. Daha doğrusu Treni tuz yükledik. Paranın değersiz olduğunu ve hiç işlemediğini zaten biliyorduk. Ne olursa olsun tuzumuz giderse geçmez paramız gider, ne kıymeti var diyerek ticarete başladık. Çok geçmeden de Trenimiz hareket etti. Yolumuza devam etmeye başladık. NOVONİKOLAYEVSKİ ye geldiğimiz zaman hasta bakıcılar bize: Aldığınız tuzları burada satın, hem burada daha fazla para ediyor dediler. Kolayca tuzları sattık. Verdiğimiz paranın beş katını aldık. Sibirya dan kalma çayımızda vardı,onları da sattık.Oldukça para sahibi olduk.Bu paralar ilerde işlemezse taş atıp ta kolumuz yorulmadı ya. Bir taraftan ümitsizlik içerisinde iken diğer taraftan tuz alışverişi ile ticarete başlamış oluyoruz. İnsanlar hayatta mücadele ederken öyle hallerle karşılaşırlar ki akla hayale gelmez.

    UFA ŞEHRİNDEYİZ.

  Ufa şehrine geldik. Derhal Trenden inmemizi söylediler. Bizde indik. Bir tarafa çekilerek oturduk. Ne olacağımızı ve nereye gideceğimizin emrini bekliyorduk. Az sonra gelen emirde:Volga nehrinden vapurlarla sevk edileceğimiz vardı.Yapılacak bir iş yok ki.Ne derlerse öyle.Artık böyle işlerin acemisi değildik.Fakat başka bir tarafa bırakılacağımız dan korkuyorduk.Memlekete doğru olduktan sonra vapurla yolculuk daha hoş ve rahat. Volga nehri Ufa şehrinin kenarından akıyor ve bir sahil manzarası veriyordu. Nehirden aşağıya vapurla ATRA 3 A ya gitmek için bizi götürecek vapur iskeleye yaklaştı, bizim binmemizin emri verildi. Vapura bindik. Az sonra hareket ettik. Burada karpuz bol. İstediğimiz kadar karpuz ve başka yiyeceklerde almayı ihmal etmedik. Parayla mevcut olan şeyler alınabiliyordu. Yanımızda Doktor ve hasta bakıcı yoktu. Yalnız muhafızlar birde subay vardı. Yiyecek bulunabiliyor açlık sıkıntısı çekmiyorduk. Bizde birde korkarak sevinç vardı. Nehir vapuru ile seyahat ne kadar hoş. Ne deniz sallantısı nede batma tehlikesi vardı. İki taraf düz ova, yeşillik tatlı bir görünüş. Eğer esir olmasaydık güzel bir seyahat etmiş olacaktık, ne yazık ki esirdik. Vapurumuz her iskeleye uğruyor ve bize lazım olan şeyleri mümkün mertebe alıyorduk. Memlekete gidiyoruz diye bizde heyecan en yüksek dorukta. Vapurla hareketimizin tam yedinci günü ASTRAGAN a ulaştık. İskeleye çıkarıldık, fakat hiçbir yere ayrılmamıza müsaade edilmedi, iskele üzerinde kaldık. Geceleri iskele üzerinde yatmak mecburiyeti var, öyle emir verilmişti. Yukarda dedik ya adamlarda, insanlık değil alameti bile yoktu, kuvvetin varsa istediğin yere yat. Çok eski bir Türk şehri olan Astragan in sakinleri ekseri Türk idi, fakat ne onları yanımıza bıraktılar nede bizi serbest bırakıp onlarla konuşmamıza müsaade ettiler. Uzaktan uzağa birbirimize bakıp duruyorduk. O kadar. Üç gün iskelede yattık. Gece keşif bir sis yapar, yataklarımız ve yorganlarımız yağmurda ıslanmış gibi ıslanır sırılsıklam olur. Gündüzün sıcak güneşi altında yorganlarımızı kuruturduk. Her gece aynı vaziyetteydik. Yiyeceklerimizi para ile Rus askerlerine aldırırdık. Halka ihtilat men edilmişti. Üç gün Astraganda kaldığımızın sebebi: Hazar denizinde işleyen ve bizi Bakû ye götürecek olan vapuru bekliyorduk. Üçüncü gün hareketimizin emri verildi. Bizde yarı ıslak yatak yorganlarımızı sardık ve harekete müheyya bir halde bekliyorduk.

    HAZAR DENİZİNDE YOLCULUK

  Hazar denizinin kıyıları beş mil açıklara kadar çok sığdı. Deniz vapurları iskeleye kadar yanaşamazdı. Beş mil açıktaki dubaya yanaşır oradan yolcusunu alıp gidermiş. Bizi de altı düz küçük bir nehir vapuruna bindirdiler ve açıktaki dubaya yanaşarak indirdiler. Bizi götürecek olan vapur dubada yanaşmış bekliyordu. Hemen ona aktarma edildik. Astragan da iken yerli Türkler bir kolayını bulup bize: Derbentte Ermeniler Türk esirlerini soyuyorlar, nevar ne yok her şeyleri alıyorlar. Ona göre tedbir almamızı tavsiye ettiler. Vapurla hareket ettik. Şimdide Ermeniler meselesi karşımıza çıktı. Onlara ne yapacağımızı düşünmeye başladık. Felaketin birinden atlatıyor, diğeriyle karşılaşıyorduk. Bu menhus ülkeden ne zaman kurtulup ta emniyet altına gireceğiz diye düşünüyor ve nihayet Ermenilerle dövüşmeye, boğuşmaya karar verdik. Attan kork, bilmem nesinden de kork. Sabah oldu Derbentte geldik. Vapur iskeleye yanaştı. Birdenbire Ermeniler vapura dolmazlar mı? Geldi püsküllü bela. Biz Bolşevikler tarafından soyulmayalım diye elbise ve paltolarımızı eski püskü yamalarla yamadık. Altın parası olanlar altınlara bez kaplayarak düğme diye ceket ve paltolarımıza dikmişlerdi. Bizden evvel buraya gelip ta soyulan Türkler den bu kurnazlığı öğrenen Ermeniler ilk rastladıkları iri yarı bir adam olan Kaymakam Saffet beyin düğmelerine daldılar. Saffet beyde kendisine saldıran ermeni yi bir tokatta yere serdiği gibi iş cephe muharebesine döndü. Onların ve bizim silahımız: Yumruk ve tekme tokattan ibaretti. Vur Allah Allah diye can havliyle dövüşüyorduk. Vapurun süvarisi vakayı dışarıya bildirdi. Derhal Rus askerleri gelip Ermenileri dışarı attılar. İskele başına nöbetçi koyup bizi muhafaza altına aldılar. Bolşeviklerden böyle iyilik beklenmezdi. Fakat nede olsa Kafkasya bölünüyor oralarda Türk havası esiyordu. Vapur hareket edinceye kadar nöbetçi yerinden ayrılmadı. Vapur palamarı çözdükten sonra nöbetçide dışarı çıktı, bu suretle selameti almış olduk. Deniz vapuru ile sakin bir havada yolumuza devam ediyor ve azar azar Türkiye’ye doğru yaklaşıyor ve memleket havasını azda olsa koklanıyor gibi oluyorduk.

      BAKUDEYİZ

  Vapurumuz Bakû limanına vasıl olunca, bizi dışarı çıkarttılar ve doğruca balıkhaneye götürüldük. Bizden evvel oraya gelenlerle karşılaştık. Evet, bizden evvel gelenler çok zamandan beri balıkhanede kaldıklarını, Bolşevikliği kabul edenleri ayırdıklarını, kabul etmeyenleri burada böylece süründürdüklerini anlattılar. Belanın birini savıyor hiç beklemediğimiz bir yerden başka belayla karşılaşıyoruz. Müsibet yağmur gibi başımıza yağıyor. Birçok afetleri atlattık, bu defa kurtulmak çok zor olacağı kanaati bize hâsıl olmaya başladı. Kranoyarsktan Bakû’ye kadar yedi bin(7000) kilometrelik yolu geldikten sonra kulağımızın dibindeki iliştiğimiz tuzağa bak. Bundan beş sene evvel on bir arkadaşla Tiflis’ten Bakû ye geldiğimizi, istasyon ambarlarında on sekiz gün kaldıktan sonra Bakû valisine müracaatla (Nazik) adasına gittiğimizi, o zamanki arkadaşlardan bir tanecik olsun beraberimizde olmadığını hatırlar gibi sinema şeridini göz önünden geçiriyordum. O zamanki istikamet Sibirya iken şimdiki istikamet memleket olduğu düşüncesiyle bambaşka bir âlemde yaşadığımızın zevkini tadıyordum. Balık hane: Dört duvar üzeri örtülü yerler mermer taşı ile döşeli geniş bir yer. Yatmak gerektiğinde mutlaka mermer üzerinde yatılacak, çünkü orada olanlar öylece yatıyorlardı. Hiç tereddüt etmeden yatağımızı mermerin üzerine serdik. Esiriz, nerde yat derlerse orda yatarız dedik ve oturduk. Bakû den esirleri sevk komisyon reisi (Mahmut Şevket Paşanın) katillerinden kavaklı Mustafa Suphi isminde bir haindi. Türk esirlerinin mukadderatı onun elinde kalmış, vay halimize. Ertesi gün Mustafa Suphi nin bir emri: Türk esirleri userasevk komisyonu binasının önünde saat 12. 00 da toplanacaklar. Bütün esirler gittik ve binanın önünde toplandık. Acaba ne diyecek? Diye düşünüyorduk. Mustafa Suphi haini, balkona çıkarak esirlere hitaben, birçok hezeyanlardan sonra biran evvel Bolşevikliği kabul edin, Bolşevik ordusuna girin canınızı kurtarın, yoksa balıkhanede yatarak can verirsiniz. Bolşevik olduktan sonra sizlere vazife verilecek, İran üzerinden Türkiye ye gideceksiniz. Orada olan kardeşlerinizi Mustafa Kemalin elinden kurtaracaksınız. Kırıla kırıla pek az kalan kardeşlerinizi Mustafa Kemal tüketecek, biran evvel elbiseyi giyin, vazifeye koşun gibi birçok hezeyanlar söyledi ve düşünün bana kısa zamanda cevap verin dedi. Biz oradan söylene söylene ayrıldık balıkhaneye geldik. Alçak adamın söylediklerini nefretle karşıladık. Mukadderat ne ise öyle olur dedik, elbet bir kolayını bulur hududu geçeriz diye her birimiz bir kaçış planı çizmeye başladık. O an için balık haneye postu sermiştik. Mustafa Suphi bizi bir daha Sibirya’ya gönderemez ya, tazyik eder, eziyet eder, nihayet kulağımızın dibinde olduğumuzu saydığımız memleketimize gitmek için bir kolayını buluruz diye karar verdik. Tazyikin, eziyetin her çeşidini zaten görmüştük ve bundan sonrasında da olacakları göze aldık

     İSMAİL HAKKI İLE KARŞIKARŞIYA Bolşevikler her tarafı kurutmuşlar, kaskatı etmişler. Yiyecek bulmak: Umman denizinde inci bulmak kadar güç. Her ne olursa olsun çoğu gitti azı kaldı diyerek her şeyi tahammül etmeyi göze aldık. Esirler için çarşıda pazarda gezmek serbest. Günün birinde balıkhaneden çıkıp bulvara doğru giderken yanı başımızdan süratle geçmekte olan bir otomobil hemen durdu. İçerisinden birisi çıkıp bana doğru yürüdü, bende gayri tabi ona baktım. Bana doğru gelen adamı tanıyordum. Bu bizim Harbiye’den arkadaşım İsmail Hakkı idi. Evet tam kendisi. Yanıma geldi ve el sıkışarak sarıldıktan sonra çantasından çıkardığı bir kartı bana verdi ve ilave etti. Acele işim var yarın sabah seni beklerim, haydi Allahaısmarladık diyerek arabasına bindi ve uzaklaştı. Kartın üzerindeki adresi okudum. Bulvarın karşısında Apartman kat 3 te(Şark şuralar cemiyeti azası)ibaresi yazılı idi. Düşündüm bu benim arkadaşım burada ne arar. Acaba bir vazifeyle mi geldi. Vazifeyle geldiyse bu cemiyete nasıl girer. Buna benzer bir takım düşünceler. Hâlbuki bu cemiyet Türkleri Bolşevik yapmak için kurulmuş bir dolap. Bulvara gittim dolaştım bir oturağa oturdum, hep bu arkadaşımın işini düşünerek zihin yoruyordum. Hele yarın olsunda hakikati anlarım diye düşüncemi ve heyecanımı sindirmeye çalıştım. Akşama doğru Balıkhaneye döndüm. Kimseye bir şey söylemeden yattım. Birçok hülyalar birçok düşüncelerle sabah oldu. Sabahleyin balıkhaneden çıkarak adrese doğru gidiyorum, işin hakikatini anlayacaktım. Bulvara gidince Adresteki apartmanı buldum ve merdiveni çıkmak istedim. Nöbetçi(Niliza)dedi ve beni yukarıya bırakmadı. Kalem odasından vesika almamış giremezsin dedi. Kalem odasına girdim. Kartı gösterdim. Hemen bana bir (Puropuçka)vesika verdiler. Yukarı kata çıkmaya başladım Üçüncü kattaki görevliye aldığım vesikayı gösterince gideceğim yerin kapısını gösterdi ve haber vereyim dedi. Ben beklemedim ve kapıdan içeri saldırdım. Görevliler: İsmail Hakkı (Golovni çolovik eto hoçin Golovni)dediler. İsmail hakkı yerinden fırladı ve birbirimize sarıldık. İsmail Hakkının odası: Yerler ve köşeler halı ile örtülü, ortada büyük bir masa, üzeri yeşil çuha örtülü, uçları yere kadar iniyordu. Çuhanın üzerinde muşamba, muşambanın üzerinde çeşitli yiyecekler vardı. Beni beklediği için hazırlık yaptığı belli oluyordu. Dükkânlarında ve satıcılarında hiçbir şey bulunmayan Bakû şehrinin bir odasında böyle nadide yiyeceklerin bulunmasıyla karşılaşan ben âlem değiştirdim fikrinden kendimi alamıyordum. İsmail Hakkı ile karşı karşıya oturduk, hem yiyor hemde konuşuyorduk. Bu hal ne? Diye söze başladım. O da: Anlatmaya başladı. Bilirsiniz ki orduya beraber katıldık. Yalnız kolordularımız ayrı idi. Aynı maksat ve aynı sonuçla Ruslarla savaşırken Aşkale’de esir düştüm. Rusya’nın Razan şehrine gönderildim, orada bir müddet kaldıktan sonra Bolşevik savaşında bir kolayını bularak firar ettim ve sevgili vatanıma kavuştum. Bolşevik Rusya’dan firar ettiğim için tarassut altında bulunduğumu biliyordum. Bir iş üzerine Yüzbaşımla aramız açıldı ve çok üzerime geldi. Kendisine yalvardım, rica ettim ve tarassut altında olduğumu bildiğimi anlattım. Gel bu kadar üzerime gelme dedikçe o bana sen zaten Bolşeviksin casus diye gezdiğini biliyorum dedi. Dayanamadım yüzbaşıyı adamakıllı patakladım. Bu kavga neticesinde ya idam veya zindanda çürümek olacağını bildiğimden tekrar Rusya ya dönmek felaketini göze aldım. Fakat hiçbir zaman mukaddes vatanıma ve Milletime ihanet etmek istemem. Vatan ve milletime faydalı olacak fırsatı hiçbir zaman kaçırmayacağım. Buraya gelince yüreğimde ateşi tüten vatanıma el altı hizmet etmek maksadı ile bir kolayını bulup bu cemiyete girdim. O gündür bu gündür bu uğurda burada çalışmaktayım. Fakat kimseye sezdirmem veya en ufak bir ihbar hayatım pahasındadır. Ben bu hareketimden çok üzüldüm. Lakin ses çıkarmanın imkânı varmı? Eyvah eyvah demekle iktifa ettim. Hakikatten kendisine çok acıdım ki ne girdaba düşmüş zavallı. Bana: Bir derdin varmı diye sordu. Ben ise uzun boylu esarette kaldığımı ve memleket iştiyakı ile çırpındığımı, mümkünse bir an evvel buradan kurtulmak istediğimi söyledim. Baş üstüne o iş kolay dedi ve mevzu değiştirerek başka şeyler konuşmak istediyse de sözünü keserek ne zaman buradan gidebileceğimi sorunca: İlk gidecek olan kafile ile gideceksin, müsterih ol. Yakında memlekete ulaşacağına kanaat et dedi. Acaba dedim(Çünkü Mustafa Suphi’nin yaptığı konuşma ve tehditler gözümün önünden hiç silinmemişti) Merak etmeyiniz, muhakkak gidecek olan ilk posta ile sizi göndereceğim ve güle güle gidersiniz dedi. Mustafa Suphi’nin evvelki konuşmalarından bahis ettim ve çok fazla esirleri tazyik ediyor deyince (içini çekerek)onun ne tıynette olduğunu hakikatten çok müşkülat gösterdiğini ilave ederek o hain, Türklerin başına bela kesildi. Fakat kime ne dersin Dedik ya burada bugün yarını tutmaz. Kimsenin kimseye itimadı yoktur. Bu halinden içim yanıyor fakat kendisine bir şey söyleyemem. Daha doğrusu güvenip te bir şey söylemem dedi. Bolşevik ten sordum. Rusya da herkes ameledir, çalışır yer. Paranın değeri yok, para olsa bile bir şey alınmaz. Çalışabilen çalışabilirde çalışmazsa aç kalır ve ölürde. Umumi hayat aranmaz. Ancak yüksek mevkilerde bulunanlarda hayat var, onlarında yarın için emniyetleri yoktur. Mesela: Bizler bu saati biliriz. Ufacık bir ihbar hayat pahasındadır. Hele halka yaşama hakkı hiç verilmez. Çalışan hayatını sürdürür çalışmayan ölüme mahkûmdur Rus hükümeti halkını bir suru addeder. Amele bile o haldeyken hayatından emin değil. Ne olacağını zaman gösterir derler. Aile hayatından sordum. Bolşeviklik henüz yeni olmakla beraber aile hayatı, aklın ve vicdanın kabul ve tahammül edilmeyecek bir şekilde. Mesela: Bir erkek herkim olursa olsun bir kızı(kız mevzubahis değildir)kandırırsa bununla evlenir. Evlendikten sonra bununla altı ay beraber kalmak mecburiyetindedir. Altı aydan sonra dileyen erkek veya karısı başkası ile evlenmek hakkına haizdir. İsterlerse ölünceye kadar beraber yaşayabilirler.(Kız veya kızlık aranmaz) Çocukları olursa, kadın çocuğunu doğurmak için doğumhaneye gitmek mecburiyetindedir, çocuğunu orda doğuracaktır. Yalnız loğusalık zamanını orda geçirebilir. Şu şartla ki çocuğunu hiç göremez ve tanıyamaz. Çocuklar sütanneler elinde büyürler. Fakat kimin çocuğu olduğunu sütanneler bile bilmez. Kız olsun erkek olsun muayyen bir zaman doğum evinde kalır. Oradan çocuk yuvalarına gönderilirler ve orda büyürler. Daha sonrada ana mektebine giderler ve daha sonrada iş ocaklarına vesaire yerlere gönderilirler. Kabiliyetlerine göre bir işte çalıştırırlar. Büyüdükleri zaman Asker olur orduda hizmet, talim terbiye görerek hem asker ve hemse amele olarak kalır ve halktan sayılır. Çocuk mensup olduğu aileyi hiç tanımaz kayıp eder. Evet, ana baba çocuğunu tanımadığı gibi çocukta ailesini tanımaz. Bilmez ve bilemez. Çocuğa: Nerelisin ve hangi millettensin sorulduğu zaman Milletim insan vatanım yeryüzü(Milletim nevi beşer, vatanım ruhi zemin)derler. Böylece öğretilir ve ondan başkasını bilmez. Bir ananın kız ve erkek çocuğu olabilir. Bunlar doğum evinde, ana mektebinde, iş ocaklarında beraber çalışıyor. Tabii birbirlerini tanımazlar. İcap ederse kardeşler bile bilmeden birbirleriyle evlenebilirler ve hatta evlenmeden evvel cinsi münasebetleri muhakkaktır. Zaten her fenalığa çocuklukta başlarlar. Bu baş döndürücü izahatı verdikten sonra günde epey ilerlemişti. Ayrılmak istedim. Az sabret deyip bir kâğıt kalem alıp Mustafa Suphiye kısa bir mektup yazdı. Mektubunda: Mektubumu size veren Rizeli Hüseyin, benim çok samimi arkadaşımdır, ilk esir kafilesi ile Memleketine gitmek üzere vesikanın verilmesi. Selamlar ve imza. Evvela mektubu bana okuttu ve sonra bir zarfa koyarak bana verdi. Mustafa Suphiye vermemi ilave etti. Mustafa Suphi’nin yanına gitmek üzere oradan ayrıldım. Fakat belki diyerek, esir sevk komisyonu binasına gittim. Mektubu Mustafa Suphiye verdim ve okudu, pekâlâ dedi. Ne zaman geleyim diye sordum. Sizi ben gelir bulurum diyerek kendi işleriyle meşgul olmaya başladı. Beni baştan savdığından dolayı Mustafa Suphiye’de, İsmail Hakkı ya da okuya okuya balıkhaneye geldim. İçimden her şeyi söylenip duruyordum. Dalına kuş bile konmayan Mustafa Suphi, balıkhaneye galipte bana vesika getirecek. Buna kim inanır. İnandığını söylersen sana gülerler. İsmail Hakkının bu işi beceremeyeceğini onun yanındayken anlamıştım. Yapabilecekmiş gibi hemen baş üstüne o kolay dediği zaman sende iş yok diyeceğim gelmişti. Fakat ümitsiz insan yaşamaz kabilinden bende belki diyerek sonuna kadar işi takip ettim. O an için kalbime bir ferahlık gelmedi değil. Nede olsa teselli edilecek sözlerle avunduk ve kalbimden memlekete gitmek nasipse olur dedim. Ertesi gün şehirde gezerken güzel bir halı buldum ve aldım. Gidecekmişiz gibi halı alıyordum. Nasıl olsa yanımda bulunan paralar memlekette geçmeyecek. Hiç olmazsa burada işlediğine göre yanımızda eşya olarak bir halı bulunsun dedim ve aldım. Iranda dokunmuş değerli bir halı idi. Her gün balık haneden çıkar şuraya buraya vakit geçirmeye çalışırdık. Mektubu Mustafa Suphiye getirdiğimin üçüncü günüydü. Gezmekten geldiğimde arkadaşlar bana: Nerdeydin diye sordular. Şurada burada gezdiğimi ve gezmekle biraz olsun ferahladığımı hissettiğimi söyledim. Mustafa Suphi’nin ismimle beni aradığını ve hiçbir şey söylemeden çıkıp gittiğini söylediler. Başına bir işmi geldi diye seni merak ettik dediler. Ümidim yoktu. Mustafa Suphiye getirdiğim mektuptan arkadaşlarımın haberi yoktu. Ümidim olmadığından onlara bir şey söylememiştim. Meseleyi arkadaşlara anlattım. Bu defa onlarda sevindi, gülmeyen yüzleri güldü. Bir an evvel bu girdaptan kurtulacağımdan bende sevinmiştim.

   YOL VESİKASI ELİMDE

 Ertesi gün sabah erkenden Mustafa Suphi yine geldi ve ismimle seslendi, yanına gittim. Vesikamı bana uzatarak ilave etti. İki saate kadar tren hareket edecek, hemen istasyona giderek trene binmemi söyledi ve yanımızdan ayrıldı. Derhal bavulumu, halımı ve battaniyemi omuzlayarak birkaç arkadaşla beraber istasyona gittik. Yol için hazırlanan trende ayrılan vagona bindik. Evvelce olduğu gibi vagonun bir kenarında oturdum. Arkadaşlarla kucaklaşıp öpüştükten sonra ayrılmamız dakika meselesi olmuştu. İnce sesli tren düdüğü öttü. Ağır ağır trenimiz Tiflis’e doğru yol almağa başladı. Arkadaşlarla selamlaşıyorduk fakat bu selamlaşma çok sürmedi, birbirimizi göremez olduk. Bir çamlığı andıran petrol fabrikaları bacalarının arasından yeller gibi geçiyor ve arkaya doğruda hiç bakmıyorum. Bakmakta istemiyordum. Trenimizde bulunan esirler perişan bir halde idiler. Ben hasta idim. İçlerinde benden sağlamı yoktu. Kolu, ayağı, gözü olmayanlar pek çoktu. Hepsi birer insandılar fakat zavallıların insana benzer yerleri kalmamıştı. Böyle olmakla beraber herkeste bir sevinç, bir heyecan olduğu yüzlerinden okunuyordu. Çünkü hasretini çektikleri memlekete adım adım yaklaşan trende bulunuyorduk ve her birimizin kalbi şiddetle çarpıyordu. Trenimiz Bakû, Batum hattını takip eden gaz borularına muvazi gidiyor. Bizde onları seyrediyor yolun kenarındaki kilometre sayan levhaları okuyor ve Batum’a ne zaman gidebileceğimizi hesaplıyorduk. Senelerce hasretini çektiğimiz memleketimizin kokusunu alıyor gibi oluyorduk. Fakat acaba diyerek tereddüde düşmekten de kendimizi alamıyorduk. Evet, hala Bolşeviklerin elindeydik. Fakat yolumuz hem memleket ve hemse hürriyet yolu idi. Uğradığımız istasyonlardan bazı öteberi alıyor ve mümkün mertebe karnımızı doyuruyorduk. Tiflis şehrine geldiğimiz zaman, nerde o beş sene evvel bulunduğumuz mağrur Tiflis. Bolşeviklerin eline geçtikten sonra sanki değişmiş. O da bizim gibi esarete düştüğü manzarası gösteriyor ve siz kurtuldunuz ben ne zaman insanlık düşmanı olan Bolşeviklerden kurtulacağım feryadını bize işittiriyor gibi idi. Evet, sokaklar, evler, bahçeler dile galipte söylemiyordu. Fakat onlarda ölü gibi gezen ve oralı olup ta benlik ve insanlıklarını kayıp edenler gizlice değil açık olarak söylüyordu. Bizlere kıskanıyorlardı. Kıskandıklarını da gelip bize anlatıyorlardı. Demek ki onlarında hürriyetleri elinden alınmış bizim gibi esirdiler. Henüz yeni olan Bolşeviklik bu kadar nefret kazanırsa kökleştikten sonra ne hal alacağını tahmini güç olmasa gerek. İnsanlık düşmanlarını Allah kahretsin.

     BATUMDAYIZ

  Bakû den hareketimizin üçüncü günü idi. Kuşluk zamanı Batum’a geldik. Denizimizin bir kenarına gelmiş bulunuyorduk. Allaha şükür ki geldik demekti. Karadenizin sahilini Batum’a gelirken bizim tarafa doğru bakıyor ve gözlerimiz yaşarıyordu. Şehre geldik. Trenden inince doğru valide Camiine getirildik. Öteden beriden oraya getirilmiş olan Türk esirleri ile buluştuk. Bizden evvel oraya gelenler kırk veya elli kişi vardı. Bizi kapıda karşıladılar. Hepimizin yüzünde mütereddit bir sevinç vardı. Mütereddittik, çünkü Bolşeviklerin sözüne itimat edilmez olduğunun tecrübesini çok görmüştük. Pilava yandığımızda yoğurda üflemek pek tabii idi. Oradaki Arkadaşlardan nerelerden geldiklerini öğreniyorduk. Az sonra bir sivil geldi, aramızda Rizeli olup olmadığını soruyordu. Beni gösterdiler. Yanına gittim kendisini tanımadım ve sordum. Kendisinin (Apancinozdan)Gürgenliden olduğunu ve Annesinin Veli köyünden Molla Ahmet oğullarından Yakup un Ali’nin kızı Ayşe olduğunu ve Arhaşen köyünde oturduklarını, evleri barkları olduğunu anlattı. Bende Molla Ahmetliden olduğumu söyleyince bizim eve gideceğiz dedi ve eşyamı sordu. Bende eşya nerede dedim. Bavul, battaniye ve halı mı gösterdim. Bunları omuzladı ve haydi dedi. Bende arkasından yürüdüm. Doğruca bir fırına girdik ve eşyaları bıraktı. Fırıncıda İslamlaşa mahallesinden İsmail Demirci idi. Onunla da tanıştık ve bir talikaya binerek köye doğru yola girdik. Çocuk bir taraf tanda annesine haber göndermiş benim köye doğru geldiğimi bildirmiş. Biz gide duralım Annesi bağıra bağıra bize doğru geliyor ve çocukta işte annem geliyor dedi. Bir yere geldiğimizde arabayı durdurdular indik ve Ayşe teyze ile karşılaştık. Kucaklaştık sevindik. Oda çok sevindi. Oradan evlerine kadar yaya yürüdük. Arabaya binmedik. Konuşa konuşa eve gittik.

    ARHAŞEN KÖYÜNDE

Sanki evime gelmiş gibi sevindim. Memlekete gelme alametleri belirmeye başlamıştı, çok şükür. Sabaha kadar hiç yatmadık, oturduk konuştuk. Sabahleyin biraz yattım uyudum. Uyandığım zaman gün epeyce ilerlemişti. Güçlükle müsaade alarak şehre indim. Arkadaşların yanına gittim, nevaneyok diye haber aldım. Bir an evvel memlekete kavuşmak istiyordum. Orada burada vakit geçirmeğe gelir mi? Herkeste benim gibi bir an evvel memlekete kavuşmak arzusuyla denize bakıyordu.Dizine kuvvetine kadir olanlar karadan yürüyerek yola koyuldular.Ben ve benim gibi dizine kadir olmayanlar vesait arıyorlar ve olduğu yerlerde çırpınıp duruyordu.Aç oldum,bir lokantaya gidip yemek yiyecektim.Öteye beriye bakarak lokanta ararken Köroğlu Recep tabelasını görünce hemen içeri daldım.Köroğlu nu zaten Rize den tanırdım.Baktım ta kendisi.Receple görüştükten sonra Müşteriler arasında.Zırıhzade Mustafa efendiyi gördüm.Yanına giderek kendisiyle görüştüm ve masasına oturdum.Ne zaman geldiğini sorunca bugün geldiğini ve babamla iki gün önce konuştuğunu ve ağabeyimle de bir hafta evvel görüşmüş olduğunu teminatla anlattı.Benim çok hasretimi çektiklerini ilave etti.Demek ki Babamla ağabeyimin sağ olduklarını anlamış oldum.Bana rüya gibi gelen bu sözlere pekte inanamadığımı tabiî ki hissettirmek istemedim.Şen ve şad olduğumu gösterdim.Olurda hepside sağ olabilir.Allah yaşattıktan sonra kim ne diyebilir.İnşallah sağ ve selamettedirler.Değil babam ve ağabeyimin,bütün ailemizde hiçbir ölüm olmadığını da katiyetle anlattı ve teminat verdi. Ne zaman gideceğini ve mümkünse beraber gidelim deyince, iki gün sonra gideceğini vesait bulabilirse beni daha evvel göndereceğini, olmadığı takdirde beraber gideceğimizi söyledi. Kendisinin geldiği motor iki gün sonra Rize ye döneceğini anlattı. Pekâlâ dedik ve karar verdik. Bundan sonra görüşme noktası lokanta olduğunu da kararlaştırarak ayrıldık. Henüz yeni kurulan Gürcü Hükümetinin elinde olan Batum Bolşeviklik gazabına uğramamış, eski gidişatı sürdüğü için yiyecek bulunabiliyordu. Ufak tefek Bolşevik emareleri tecrübeli insanların gözüne çarpıyor. Fakat herkes bunu anlayamaz ve bilemezdi. Mesela: Gidecek esirler yanlarında yiyecekten başka hiçbir şey bırakmasın. Eğer eşya veya başka bir şey bulunursa büyük hapis cezasına çarptırılacak gibi emirler veriliyordu. İşte Bolşevikliğin tam kendisi. Zaten neyimiz vardı ki. Bir battaniye birde satın aldığım değerli Iran halısı. Mecburen onları teslim ettim. Güya paralarını da verdiler. Geçmeyen birkaç yüz Rus rublesi elimize tutuşturdular. Başlarına parçalansın. Canım azadı nikâhım helal kabilinden battaniye ile halı on para kadar gözüme gelmedi. Aldığım rublelerle (Üç pangonot)tedarik edebildim, ne olur ne olmaz diye. O kadarını hazırlayabildim. Demek ki yola hazırlanıyordum. Ertesi gün Mustafa efendiyi gördüm. O bana: Benim işim bitmedi, biraz daha kalacağım. Seni Yarın Mehmet Kaptanın motoru ile gönderirim gidersin. Zaten şimdilik başka vasıta yoktur. Ben biraz daha kalırım dedi. Pekâlâ dedim. Motorcuyu bulalım beni geri bırakmasın. Gittik Mehmet kaptanı bulduk. Yolculuğu kararlaştırdık. Sabahleyin erkenden hareket edeceğiz dedi. O gece uyumadım bile. Köroğlu Recep ve fırıncılarla görüştük, gideceğimi onlara bildirdim.

    HİÇ AKLA GELMEYEN BİR EMİR

  Bir Gürcü emri: Burada bulunan esirler emri ahire kadar hiçbir yere gidemezler. Eğer giderlerken yakalanırsalar ağır cezalara çarptırılacaklar. Bu emir gelir gelmez bizde yine şafak attı. Türk topraklarına bakarken ve arada çok mesafe kalmamışken yine esaret korkusu, yine önümüze umulmadık engeller çıkmakta. Bolşeviklerden iyilik beklenmez ya. Yeni aşılanan Gürcülerde kendilerini göstermeye başladılar. Bu haber üzerine Mustafa efendiyi buldum ve durumu anlattım. Beraberce motorun kaptanını bulduk ve ne yapacağını sorduk Biz esir değiliz ben yoluma devam edeceğim dedi. Ya bizim Hüseyin Efendi ne olacak? Onunda bir kolayını buluruz diye düşünmeye başladı. Mustafa Efendi bunun herhalde bir kolayını bulup götüreceksin, eğer bunu bırakıp ta gidersen aramızın açılacağını şimdiden haber veriyorum. Kaptan: Merak etmeyiniz elbet bir çaresini bulup götürürüm diye söz verdi. Yalnız buradan ayrılmamamı tembih etti. Hazır bir vaziyette burada beni beklesin. Aniden yolcu oluruz. Oradan hiç ayrılırmıyım. Yalnız Rize’li İsmail Demircinin fırınına kadar gittim, İsmail ve Mahmut la görüştüm. Ekmek sepetim ordaydı onu da aldım. Yol için yiyeceğimi sepete doldurdular ve hiç vakit geçirmeden geri döndüm. Kaptanı beklemek üzere yerime geldim. Sabırsızlıkla Mehmet kaptanı bekliyordum, az sonra geldi. Haydi, gidiyoruz diyerek sende beni koşarak takip edeceksin. Ekmek sepetimi aldı beraber yürüdük.

  MOTORA BİNEREK VATANA HAREKET Mehmet Kaptan bana: Rıhtıma kadar yavaş yavaş gideriz. Rıhtımda ben motora doğru koşacağım sende beni koşarak takip edeceksin. Ben motora atlayacağım sende benimle beraber motora atlayacaksın. Rus (karadovo)polisleri sana ve bana dur diye bağıracaklar, hiç aldırış etmeyeceksin ve yine koşarak benimle motora atlayacaksın. Anladınmı? Sakın geri kalayım deme, beni takip et dedi ve yavaş yavaş yürüyoruz. Rıhtıma geldik. Mehmet kaptan koştu, bende arkasından gücümün yettiği kadar koştum. Öteden dur sesleri geliyor, fakat aldırış etmiyor aldığım direktif üzerine hareket ediyordum. Savaşta ayağımın yaralanması ile henüz üzerinde yürüyemediğim ve çok yavaş gezebildiğim ayak, bu defa sporcu ayağı kadar kuvvetli olmuştu. Mehmet kaptanla beraber motora atladık. Motorun makinesi zaten çalışıyordu, hemen denize açılıyorduk. Fakat ben Motorun sintinesinde büzülmüş duruyor heyecandan hiç sallanmadan bekliyor, yakalandık, yakalanacağız diye düşünüp duruyordum. Rus polisi arkamızdan düdük çalıyordu. Biz ise kaçmaya devam ediyorduk. Herhalde fazla önemli bir şey olmadığını düşünerek bizim peşimizden kimse gelmedi. Beş buçuk senedir ayrı kaldığım vatanıma doğru motorumuz yol alıyordu. İçimde bir sevinç, bende heyecan rüya görür gibi bir haldeydim. Muhakkak olan Vatanıma ulaşmak üzere idim. Rus polislerinden kurtarmıştık artık.

  TÜRK SULARINDA VE TÜRK VATANINDA Sarpın (Hudut)önüne gelmiştik. Mehmet kaptan bana işte Türkiye diye müjdeledi. Burası sarp biraz sonrada Hopa yi göreceğiz dedi. Olduğum yerden doğruldum. Karaya doğru bakıyordum, tepeleri karla kaplı olan Türkiye Dağlarını ve Türk topraklarını görünce ne hal olduğumu hasret çekenler çok iyi bilirler. Mehmet kaptan bana: Artık Türkiye’ye geldik. Paran bir şeyin varmı? Varsa birkaç kuruş ver deyince. Hemen bende olan üç pangonot’u verdim ve daha da param olmadığını söyledim. Bereket versin diye cebine indirdi. Siz Mustafa Efendinin adamı olduğunuz için senden navlun değil müjde aldım dedi. Türkiyeye geldikten sonra para akla gelirmi hiç. Yolcu olarak motorda kimsecikler yoktu. Motorumuz olanca hızıyla yol alıyordu. Fakat ben bu hızı az görüyordum, daha hızlı yol almasını istiyordum. Bir an evvel Türk topraklarına ayak basmayı arzu ediyordum. Biraz sonra Hopa ya geldik. Mehmet kaptan Hopalı olduğundan o gece Hopa da kalacağımızı söyledi. Limana yanaştık. Beraberce dışarı çıktık ve Türk topraklarına ayakbastım. Ben bir dakika bile eğlenmeden eve gitmek istiyordum. Fakat Mehmet Kaptanın hareketine tabii idim, yapacak bir şey yoktu. Mehmet kaptan evine gidecekti bana: Sen motorda yatarsın dedi ve ayrıldı. Dışarı çıkınca çakıl taşlarını öpüyor ve gözlerime sürüyordum. Gece karanlık oluncaya kadar dışarıda kalmak fikrindeydim. Şaşkın şaşkın öteye beriye bakıyor ve yavaş yavaş denizin kenarında yürüyordum. Yanmış ve yıkılmış şehre bakıyor memleketimizin ne halde olduğunun nişanelerini orada görüyor içim sızlıyordu.

   TÜRK SUBAYLARI İLE İLK KONUŞMA Şehrin kıyısında bir ilhamur ağacının altında toplanmış birkaç kişi oturuyordu. Bir Asker geldi bana: Şurada sizi istiyorlar dedi. Kim olduklarını sorduğumda Hudut kumandanı ve bir takım kişiler diyerek cevap verdi. Gittim sandalye verdiler, oturdum. Çay ısmarladılar biraz konuştuktan sonra kim ve nereli olduğumu sordular. Bende yedek Subay olduğumu ve üç yerimden yaralanarak Rusya’ya esir düştüğümü, beş buçuk sene esarette kaldığımı ve beş seneyi Sibirya da geçirdiğimi ve hala yaramdan ızdırap çektiğimi, Rize nin (Concik)Taşpınar köyünden Molla Ahmet oğlu Hacı Mehmet in oğlu olduğumu söyledim(uzun boylu hüviyetimi anlattım.) Orada oturan kumandan uzakta bulunan Askere seslendi. Git Ardahan otelinden bir oda tut, anahtarını al gel diye emir verdi. Asker, baş üstüne diyerek gitti. Biraz sonra geldi odayı tuttum işte anahtar dedi ve anahtarı masanın üstüne bıraktı. Bu hazırlığın benim için olduğu tabii idi. Kumandan bana birçok şeyler sordu. Çok karanlık olmuş, şehirde ışık falan bir şey yanmıyordu. Her taraf karanlık, her yer harabe bir halde. Binbaşı ayağa kalktı ve ben hudut kumandanı Binbaşı Kazım dedi. Durduğum yerde şuracıkta, Türk bayrağı sallanıyor ya işte orada. Asker sizi otele götürsün yerinizi göstersin, sonra gelebilirsiniz dedi ve elimi sıkarak ayrılırken beklerim dedi. Bende Askerle beraber otele gittim, odamı gösterdi ve ilave etti. Kumandan sizi bekliyor, beraber yemek yiyeceksiniz. Birlikte gelin diye emir verdi. Askerle beraber kumandanın bulunduğu yere gittik. Masa hazır yemeklerde duman tütüyor. Kazım bey de beni bekliyordu. Yemek yedik konuştuk. Çok muhterem bir adamdı. Gece geç vakte kadar oturduk. Yorgun olduğumuzu söyleyerek yatmamızı ve yarın sabah yine beraberce kahvaltı yapacağız diyerek elimi sıktı ve uğurladı. Askerle beraber otele geldik. Sokaklarda ışık yanmıyordu. Karanlık olduğundan sıkıntı çekerim diye Askeri yanımda gönderdi. Otele gittik, Asker kendi kaldığı yere gitti, bende odama giderek yatıp uyudum. Sabahleyin uyanıp giyinerek tekrar kazım beyle buluştuk. Kahvaltı yaptık. Şuradan buradan konuştuktan sonra param olup olmadığını sordu ve ısrar etti. Tabii kendi evime gideceğim için paraya ihtiyacım yok dedim. Kendisine: Gösterdiğiniz misafirperverlikten dolayı teşekkürlerimi ve sizi hiçbir zaman unutmayacağımı söyleyerek ayrıldım.

   RİZE YOLUNDA

 Öğleye kadar kaldığımız Hopa şehrinin pek yıkılmadık ve yakılmadık yeri kalmamıştı. Her yer harabe bir halde. Öğle oldu, Mehmet kaptan geldi ve zaten hazır olan motorun yola çıkmak zamanı gelmişti. Benden başka yolcusu olmayan motorun makinesi çalışmaya başlayınca yavaş yavaş Hopa limanından ayrılmaya, Rize ye doğru yaklaşmaya başladık. Hopa ile Rize’nin arası epeyce uzak olduğu için gündüz Rize ye ulaşamayacağımızı anlamıştık. Sahil boyunu takip ederek gidiyor ve etrafa bakarak memleket kokusu teneffüs ediyorduk. Mapavri(Çayeli)önlerine geldiğimiz zaman baya karanlık olmaya başladı. Eğer gündüz gelebilseydik askorozdan dışarı çıkma düşüncesindeydim. Fakat karanlık olduğundan Rize merkeze gitmek mecburiyetinde kaldım. Evet, işte geldik diye motoru istop etti Mehmet kaptan. Fakat nereye geldik? Nereye gelmiştik. Eğer Rize olsaydı bir ışık, bir şehir, bir kalabalık olacaktı. Ne yazık ki Rize’nin Halide Hopa’nın aynı olduğunu anladım. Evet, burasıdır diyerek gemicilerle beraber karaya çıktık. Altı (6)teşrini evvel 1336,yani- 6. Ekim. 1921 tarihiydi. Demek Rize’ye gelmiş bulunuyoruz. Rize’ye geldik, fakat inanılmayacak şey, hiçbir Rize emaresi meydanda yok ki burası Rize olsun. Mehmet kaptan la helâlaşarak teşekkür ettim ve ayrıldık. Evet, iskelede birkaç adam göründü. Bir Polisin elinde gemici feneri vardı. Polise yanaşarak: Arkadaş ben esaretten geliyorum burasının acemisi sayılırım. Lütfen beni bir otele götürürmüsün deyice, buyur dedi ve önüme geçti. Her taraf karanlık yalnız onun ışığından faydalanıp polisi takip ediyordum. Bir otele geldik. Polis: İşte dedi burada rahat edersiniz. Allah rahatlık versin diyerek ayrıldı. Ben içeri girdim, gece geç vakit olduğu için bir masanın etrafında birkaç kişi toplanmış oturuyordu. Bende bir kenarda oturdum. Masada oturanlara bakıyor ve içlerinde den kazancı İbrahim Efendi ile zırıh oğlu Necmettin’i tanıdım. Diğerleri bana yabancı geldi. Onlarda bana bakıyorlardı. Çok geçmeden oturan kalabalıktan bir kişi bana esaretten geldiğin belli, zahmet olmazsa bizim masaya gel de biraz konuşalım dedi. Onların masasına gittim ve oturdum. Kahveciye: Bak arkadaş ne içecek dedi, biraz bakındıktan sonra İbrahim Efendi, aaa bu bizim hacı Efendinin oğlu Hüseyin değimli? Diyerek kalktık birbirimize sarıldık ve herkesle selamlaştıktan sonra evvela ben; Ne var ne yok dedim.İbrahim Efendi bana:Birkaç gün evvel baban burada idi,bir hafta evvelde Cemal ağabeyin burada idiler,çok iyidirler seni çok merak ediyorlar dedi. Batum da iken zırıh zade Mustafa Efendi nin sözlerini takviye eden İbrahim Efendinin sözü beni çok sevindirdi. Demek ki: Babam ve ağabeyim sağdılar, çok şükür olsun diyerek sevincimin haddi hesabı yok, hatta İbrahim Efendi ilave ederek evinizde hiçbir fenalık yoktur, müsterih olunuz. Yüzüm gülüyordu. Çünkü aradan çok zaman geçtiği halde bir haber alamamıştım. Babamla muhaberemizin kesilmesi iki sene olmuştu. İbrahim Efendi ile şuradan buradan konuştuk, gece yarısı olmuştu. Gideceklerini söylediler ve bana da Allaha ısmarladık diyerek ayrıldılar. Otelci de bana bir oda gösterdi ve yatmak için yatağımın üzerine uzandım. Fakat uyuyan kim? Gözüme uyku girmedi ve sabah oldu. Aşağıya otelin kahvehanesine indim. Çay içtim, köye çıkmak için kahveden ayrılarak köyün yolunu tuttum.

   EVE DOĞRU YOLA ÇIKIŞ

 Sevine sevine köye doğru yola girdim. Etraf bir harabe manzarası, bir yangın yerinden başka bir şey değildi. Etrafa bakarak yürüyordum, bir kere eve gitsem de Babam ağabeyim ve evin milleti ile görüş şem diyordum. Sabırsızlıkla yoluma devam ediyor ve gazhaneye gelmiştim. Dalyan köprüsü nün üstünde. Ada Cami köyünden üst Ömer oğlu Zekeriya ile karşılaştım. Aha ola Hüseyin, geldin mi? Dedi ve bende evet geldim çok şükür dedim. Nasılsın diye sordum. Keşke sormaz olsaydım. Keşke o menhus adama rastlamasaydım? Nereden karşıma çıktı bu adam. Bana: İki ay evvel Baban öldüğünü, ağabeyin öleli de altı ay olduğunu söylemez mi? Ağzın kurusun adam. Yüreğime patlayan bombanın tesiri ile başımı öne eğerek ve ağlayarak yoluma devama başladım. Batum da Mustafa efendinin iyi haberleri (Demek ki yalandı)bir anda mahvetti beni, perişan etti, beni perişan eden adama lanet olsun.Ben evime gittiğimde tabiî ki babamın ve ağabeyimin öldüğünü öğrenecektim,fakat ne olur iki saat daha bu sevinçle evime gideyim. Portakallık mahallesinde lık oğlu İbrahim dayıya uğradım. Aaa çok şükür geldin yeğenim, baban seni merak ediyor hiç durma git onu sevindir, diyerek beni uğurladı. Adamcağızın içimde olan ateşten haberi yoktu. Çok merhametli bir insandır, Allah razı olsun. İslam paşaya geldiğimde, şehirli hacı Mustafa ya uğradım, oda çok sevindi ve bana: Köyden haberin varmı? Dedi, yok dedim. Hemen ilave etti, haydi evladım hiç durma biran evvel babanı sevindir, çok meraktadırlar dedi ve beni uğurladı. Halimi belli etmiyordum. Bende olan ateş, ETNA yanardağında yoktu. Zekeriya’dan ateşi almıştım. Yana yana gidiyordum. Ramanoz köyü yolunu takiple eve doğru gidiyorum. Zekeriya’nın patlattığı bombanın tesiri altında kıvranıyorum. Dizimde takat kalmadı. Yokuşu yavaş yavaş çıktım ve bizim tarafa döndüğümde bizim evin karşısındaki sırtlara bakıyor ve acaba diyordum. Yokuştan indim dereleri geçtim. Harman zamanıydı. Dere kıyısında Recep oğlu Ahmet dayı harman biçiyordu. Beni görünce yanıma koştu, kucaklaştık. Hemen oğlunu eve gönderdi.(Müjdeci olarak)Ayakta biraz konuştuk, bana: Evinizde hiçbir yaramazlık yok dedi. Oradan ayrıldım. Haculi teyzeme uğradım, beni görünce bayılıp düştü zavallı. Neyse teyzemi ayıltarak kaldırdım. Teyzem ve birçokları ile beraber eve doğru yollandık. Beni duyan geliyor, seven ve sevmeyen herkes birleştik ve yola dizildik eve doğru gidiyoruz. Komşular ve kayın babam ve kayın validem ve bütün köy halkı bizi yolda karşıladılar. Gelenlerin içerisinde babam ve ağabeyim yoktu. İşte aramızdan eksik olan bu iki insan benim için çok büyük bir acı ve telafisi mümkün olmayan bir yokluktu. Onlar benim ve ben onların hasretini çok çektiğim babama ve ağabeyime ulaşamadığım için çok müteessirim. Bu teessürümün haddi ve sonu yoktur. Allah kalanlara uzun ömürler versin. Kadere boyum eğmekten başka ne yapabilirdim? Hiç. Elhükmü billâh.

                       S O N              Yorum ve düzenleme

                                                                           Ayhan TAŞPINAR 





1 Yorum - Yorum Yaz
>
SAAT

 

Altın Fiyatları
ATMACA

 

      Dedemim Rusya savaşında 6 sene esir kaldığı zaman içerisindeki hayatındaki hakikatleri ve yaşadıklarından aldığı notları düzenleyerek  sayfaya ekledim.

     Bu sayfadaki yazıların kopya edilerek izinsiz alınması yasaktır.